Yu Hua’nın Yedinci Gün romanı, Yang Fei adlı bir adamın ölümünden sonra krematoryumda yakılma sırası beklerken yaşadıklarıyla başlıyor. Yang Fei, roman boyunca öldüğünü sandığı babasını ararken, mezara defnedilmeyip huzura eremeyen tanıdıklarıyla karşılaşıyor ve onların hikâyelerini dinliyor. Bu karşılaşmalar aracılığıyla yazar, öbür dünyada geçen olaylar üzerinden sistemin eleştirisini yapıyor.
Krematoryumda zenginlerin daha iyi mezarlara defnedilmesi, devletin ileri gelenlerinin yakılmak için ön sıralara alınması, patlamalarda ölenlerin isimlerinin kayıtlardan silinerek sayılarının az gösterilmesi, hastanelerde ölen bebeklerin gizemli biçimde ortadan kaybolması… Tüm bu detaylar, Çin toplumundaki adaletsizlikleri ve çürümüş düzeni çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.
Romanın en dokunaklı yönü ise sistem eleştirisinin yanı sıra, Yang Fei’nin babasıyla olan ilişkisi. Onların Araf’ta yeniden karşılaşması, duygusal açıdan kitabın en güçlü anlarını oluşturuyor. Yu Hua, dünyadaki tüm haksızlıklara rağmen herkesin sonunda aynı yerde, mezarsız ölülerin diyarında eşitlendiğini söylüyor.
Yazar; sınıfsal ayrıcalıkları, güçlü bir baba-oğul bağını ve toplumun üst tabakasının Araf’ta bile ayrıcalıklarını sürdürdüğünü sade ama etkileyici bir dille anlatıyor. Bu ayrıcalıklara rağmen gerçek sevgiyi bulamayan karakterler, yaşamın özüne dair bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Genç neslin önemsiz meselelerle hayatlarını tüketmesi de bu tabloya hüzünlü bir ironi katıyor.
Yu Hua, tıpkı Yaşamak romanında olduğu gibi, yine iç sızlatan bir anlatı kurmuş. “Yaşamak” romanındaki kadar olmasa da duygusal yoğunluk yer yer fazlaca hissediliyor. Kimi bölümlerde acının sınırlarını biraz daha kontrollü çizmesini isterdim; çünkü anlatımındaki gerçeklik zaten başlı başına sarsıcı. Buna