Albert Cossery’nin Bereketli Vadinin Tembelleri romanı, okurken hem gülümseten hem de içimi burkan bir hikâyeydi. Romanda tembellik sadece bir kusur değil, neredeyse bir yaşam felsefesi. Romanın kahramanı Serag, sapanla kuş avlayan bir çocuğu izlerken çalışmanın, çabanın, hatta hareket etmenin anlamını sorgulamaya başlıyor. Bu başlangıç, romanın geri kalanına da yayılıyor: herkes çalışmaktan korkuyor, herkes kendi uyuşukluğunda güven arıyor.
Serag aslında ailesindeki tembelliğin farkında; onlardan farklı olmayı, eyleme geçmeyi istiyor ama bir türlü beceremiyor. Ev, dış dünyanın tehditlerinden kaçmak için sığındıkları bir uyku alanı gibi. Baba Hafız, çocuklarına “çalışmak gereksizdir” derken onları kendi ataletiyle zincirliyor. Ağabey Celal, dış dünyadan tamamen kopmuş; Refik alaycı bir boş vermişlik içinde; Mimi ise kendini sanatçı olarak görmekten hoşnut ama ortada bir sanat yok. Ailenin çalışmak dışında en büyük korkusu hayatlarına bir kadının girmesi. Kadınlar onlar için çalışmak demek, çalışmaksa kölelik. Kadınlar, bu uyuşuk düzenin görünmeyen emekçileri: Hüda gibi karakterler sessizce çalışırken erkekler tembelliklerini haklı çıkarmanın yollarını arıyor.
Romanı okurken Cossery’nin ironisine sık sık gülümsedim ama bir yandan da içim sıkıştı. Çünkü bu hikâye sadece uzak bir vadideki birkaç tembelin hikâyesi değil; insanın konforuna tutunma, değişimden korkma hâlinin hikayesi. Serag’ın çalışmaktan korkması, aslında hayata karışmaktan korkması gibi.
Bereketli Vadinin Tembelleri, bana bazen tembelliğin sadece bedensel bir durgunluk olmadığını, zihinsel bir uyuşukluk da olabileceğini düşündürdü. Cossery, bu aile üzerinden “hiçbir şey yapmamanın” insana nasıl bir güven, ama aynı zamanda nasıl bir çürüme getirdiğini çok zarif bir şekilde anlatıyor. Romanı bitirdiğimde en