Bazen düşünüyorum da, en gevezelerimiz bile aslinda ne kadar az anlatiyor. En açik sözlü olanlarimiz dahi birbirleriyle ancak sislerin, perdelerin, oyunlarin arkasindan, onlarin zirhina yaslanarak konuşabiliyor. Bazen kirmamak, bazen de kirilmamak için. Galiba mühim olan birine her şeyi tüm açikliğiyla söylemek ve onun hakkinda her şeyi öğrenmek değil, birbirinin zaaflarini, korkularini bilip dürtmeden, yaralamadan, kanatmadan kabullenmeyi becermek. Şu hayatta hepimizin istediği omzumuzda sicak bir el ve kulağimizda yumuşak bir ses: "Geçecek."
Velhasil ben yine benim, değişmedim. Hem kendimle uzlaşmak varken, niye başka biri olmaya öykünüp değişeyim? Değişmek diye bir şey var mi, ondan bile emin değilim. Fakat devam etmek var, denemek var. Geçmişi yok saymadan ama bir mezar misali içine kivrilmak yerine albümdeki fotoğraflara bakar gibi dişaridan bakmayi deneyerek. Oldu ve gecti diyerek. Bir annenin tökezleyip yüzüstü kapaklanan evladini yerden kaldirirken söyleceği gibi, geçti geçti geçti.
Aceleyle dönen otobüs tekerleklerinin üzerinde yolun hizla tükenişi içime dokunuyordu. Yol bitiyormuş gibi geliyordu da aliniyormuş gibi gelmiyordu. Hayat sürüyormuş gibi geliyordu da yaşaniyormuş gibi gelmiyordu. Bir şeyler yanliş, başka bir şeyler eksikti.
Şiddetini bugünkü yetişkin sözcüklerimle tarif edemeyeceğim denli güçlüydü, çünkü katiksiz, kiyassiz, dolaysiz ve safti. Akilla anlama, sözcüklerle yaftalama çabasiyla seyreltilmemiş, gözü pek bir duygu sağanağiydi. Tecrübeyle kirlenmemiş, pazarliklarla tarimar edilmemişti. Haritasiz ve plansizdi; gerek de yoktu zaten, kendi kendinin pusulasiydi. Her
şeyin varacaği değil, başladiği yerdi. İpek değil, kozaydi.