Çaresizlik… Kitabı bitirdiğimde düşündüğüm ve hissettiğim, duyguya dair ne varsa çaresizlikti.
Ailen olduğu halde tek başına verilen bir mücadele, hissetmeyi unuttuğun sıcaklığı bile adlandıramamak, iyi olan ne varsa yakıştıramamak. Sevgisizlik böyle bir şey miydi?
Yaşamadan bile denli can yakar mıydı ki?
Siz hiç 1980 yılının mayıs ayına gitmek, acıya rağmen her zorluğa sadece ve sadece kalbinin derinliğinde bulundurduğu merhametli kız ile tanışmak ister miydiniz?
Sanırım hiç bir şeyi bu kadar istemedim. Aynı sokakta oturup bende mutfak penceresinden evini görmeyi , her sıkıntısında bana geleceği bir kapısı olmasını öyle çok isterdim ki…
Zümrüt… Akın… ikisi de çok farklı, bambaşka hikayeleri olsa da aslında ortak bir noktaları vardı. Acı. Aileden miras kalmıştı onlara. Geçmeyen, kapandı sanılan ama ara ara kendini hatırlatan, hatırladıkça oluk oluk zehir saçan bir acı. Kimi zaman ellerinde, yüzlerinde hatta geleceklerinde, sızlayan morluklar. Kimi zaman, rüyalarda, yaşamda , bir bakışı bile hak etmediğini düşündürtecek kadar zalim bir acı.
İki ayrı payda tek bir kişi haline gelirken ödün verilen yaşam ve yoksulluğun sert ve acımasız darbesi . Açık sözlülükle kendini anlatmaya çalışan iki suskun dudak benim gözlerimden yaş oldu aktı, o kadar çok aktı ki kendimi gerçeklikten soyutlayıp kitabın içinde yaşamaya başladım.
Sonra başka bir gözyaşı düştü kitabın sayfalarına, Yavuz.
Kimse sevmese bile , ben seni çok sevdim Yavuz. Senin kırmızı elbiseyi sakladığın gibi sakladım gözyaşlarımda acılarını, Ödememen gereken bedelleri nasıl ödeyeceğini düşünüp senin yerine ben kahroldum.
Kimsesizliği ve çaresizliği bir de sen okuttun sanki daha önce hissetmemişim gibi. Büyüklerin cezasını neden çocuklar çekiyor ? dedirtti Yavuz. Çoktan hak ettiği bir aşk, ama asla hak etmemesi