Gerçekliği yanılsamanın bir biçimi, yanılsamayı da gerçekliğin bir hali olarak görmek,
aynı ölçüde hem gereklidir hem de yararsız. Düşlerle geçen bir hayat, eğer var olmak
niyetindeyse, kendisinin dışında gelişen olayları, varamayacağı bir sonucun dağınık öncülleri
olarak görmek zorundadır; ama bir yandan da düşün barındırdığı olasılıkların da, belli bir
ölçüde dikkatimizi hak ettiklerini de kabul etmelidir, zaten düşler sayesinde kendi iç
dünyamıza dalarız.
Her bir şey, şaşkınlık ya da sıkıntı yaratan her konu; bir bütün ya da hiçlik, bir yol ya da
bir kaygı kaynağı olarak tahayyül edilebilir. Her defasında farklı biçimde ele almakla onu
yenilemiş, kendiyle çarpıp çoğaltmış oluruz. Ömrü düşlerle geçen, köyünden dışarı adım
atmamış birinin koca evrene hükmedebilmesini sağlayan da budur.
31 Sonsuzluk, bir çölde
olduğu gibi, bir hücrenin içinde de var olabilir. İnsan, başını bir taşa dayayarak da kozmik
bir uyku uyuyabilir.
Bununla birlikte, düşüncelere daldığımızda –az buçuk düşünen herkesin başına geldiği
gibi– her şey bize yaşlı, eski, defalarca görülmüş gibi gelebilir, biz onları daha önce hiç
görmemiş olsak bile. Mesele şu ki, bir şey üzerinde ne kadar yoğun düşünürsek düşünelim,
düşünce gücümüzle onu ne kadar dönüştürürsek dönüştürelim, bütün çabalarımıza rağmen o
gene de bir düşünce nesnesi olarak kalacaktır. O durumda, şiddetle hayatı arzularız, bilgi
dışında bir yolla anlamayı, sadece duyularımızla düşünebilmeyi, söz konusu nesnenin
içinden bir bakışla, dokunmayı, hissetmeyi içeren bir yöntemle düşünebilmeyi isteriz, sanki
biz su, o da süngermişçesine. Böylelikle biz de kendi gecemizle yüzleşiriz; heyecanların
verdiği yorgunluk iyice derinleşir, hatta zaten kendiliğinden bir derinliği olan, düşüncenin
yarattığı heyecanları geçer bile. Ne var ki, uykusuz, aysız