ELSAD

Hayatın bize sunduklarının arasında, hayatın kendisinden başka tanrılara da şükretmemizi gerektiren bir şey varsa, o da cahilliğimizdir: Ne kendimizi biliriz ne de birbirimizi. İnsan ruhu karanlık, vıcık vıcık bir uçurum, dünya yüzünde kesinlikle kullanılmayan bir kuyudur. Gerçekten tanısa kimse kendini sevemezdi; ve kendini beğenmişlik denen şey –manevi hayatın kanı canıdır bu– olmasa, hepimiz ruh anemisinden ölür giderdik. Hiç kimse bir ötekini bilmez ve ne mutlu ki öyle; yoksa – ister annemiz, ister karımız ya da çocuğumuz olsun, yanımızdakileri metafizik düşmanlarımız olarak görürdük. Birbirimizi bilmediğimiz için anlaşmayı becerebiliyoruz. Romantiklerin, önemsiz de olsa bir tehlike yarattıklarını fark etmeden söyledikleri gibi, bunca mutlu çift birbirinin ruhunu görebilseydi ne hale gelirlerdi? Dünyadaki bütün evli çiftler yanlış evlilikler yapmıştır, çünkü herkes Şeytan’ın ruhumuzu ele geçirdiği gizli köşelerde, arzulanan erkeğin karmaşık imgesini, yüce kadının 64 değişken resmini saklar. Evlendiğiniz erkeğin arzulanan erkekle ilgisi yoktur, kadınsa o yüce kadının kanlı canlı hali değildir. En mutlu insanlar, hüsranla sonuçlanmaya mahkûm böyle eğilimlerinin olduğunu bilmeyenlerdir; mutluluktan en az pay alanlar ise eğilimlerinin farkındadır aslında, ama daha ötesini bildikleri söylenemez ve bazen, beceriksizce bir çıkış, kaba bir söz gizli Şeytan’ ın, antik Havva’nın, Şövalye ile Sylphide’in ellerin, sözlerin akışına kapılarak yüzeye vurmasına yeter. Yaşadığımız hayat şekli sürekli değişen bir uyumsuzluk, var olmayan yücelikle, var olmayı beceremeyen mutluk arasında sevimli bir yoldur. Halimizden memnunuz, çünkü düşünebilme, hissedebilme gibi, ruhun varlığına inanmama yeteneğine de sahibiz. Hayatımızın akıp gittiği bu maskeli baloda kıyafetler güzel olsun
Sayfa 187·Kitabı okudu
Reklam
Biz, olmadığımız şeyiz, hayat kısa ve hazin. Gecenin içinde dalgaların sesi, gecenin kendi sesidir; ve kim bilir kaç insan ruhunun derinlerinde duymuştur onun, derinlerde çoğalan boğuk köpük sesleriyle yankılandığını, karanlıkta paramparça olan umut gibi! Elde edenler ne çok gözyaşı döktü, başaranlar ne çok gözyaşı yitirdi! Deniz kıyısında gezinirken gecenin sırrını, uçurumun içyüzünü gördüm bütün bunlarda. Ne çok insanız yaşayan, ne çoğuz kendini kandıran! Bu varoluş gecesinde, heyecanını algıladığımız şu kıyılarda, hangi denizlerdir içimizde yankılanan! Yitirilmiş olan, istenmiş olması gereken, yanlışlıkla elde edilen ve kazanılan şey; sevip yitirdiğimiz, yitirdikten ve sırf bunun için sevdikten sonra ilk başta sevmediğimizi fark ettiğimiz şey; düşündüğümüzü sanırken hissettiğimiz şey; bir anı olduğu halde heyecan sandığımız şey; deniz kıyısındaki gece gezintim sürmekteyken gecenin en derin yerinden olanca heybetiyle, gürültüyle gelen, kumsala narin köpükler saçan taze okyanus...
Sayfa 92·Kitabı okudu
Gerçekliği yanılsamanın bir biçimi, yanılsamayı da gerçekliğin bir hali olarak görmek, aynı ölçüde hem gereklidir hem de yararsız. Düşlerle geçen bir hayat, eğer var olmak niyetindeyse, kendisinin dışında gelişen olayları, varamayacağı bir sonucun dağınık öncülleri olarak görmek zorundadır; ama bir yandan da düşün barındırdığı olasılıkların da, belli bir ölçüde dikkatimizi hak ettiklerini de kabul etmelidir, zaten düşler sayesinde kendi iç dünyamıza dalarız. Her bir şey, şaşkınlık ya da sıkıntı yaratan her konu; bir bütün ya da hiçlik, bir yol ya da bir kaygı kaynağı olarak tahayyül edilebilir. Her defasında farklı biçimde ele almakla onu yenilemiş, kendiyle çarpıp çoğaltmış oluruz. Ömrü düşlerle geçen, köyünden dışarı adım atmamış birinin koca evrene hükmedebilmesini sağlayan da budur. 31 Sonsuzluk, bir çölde olduğu gibi, bir hücrenin içinde de var olabilir. İnsan, başını bir taşa dayayarak da kozmik bir uyku uyuyabilir. Bununla birlikte, düşüncelere daldığımızda –az buçuk düşünen herkesin başına geldiği gibi– her şey bize yaşlı, eski, defalarca görülmüş gibi gelebilir, biz onları daha önce hiç görmemiş olsak bile. Mesele şu ki, bir şey üzerinde ne kadar yoğun düşünürsek düşünelim, düşünce gücümüzle onu ne kadar dönüştürürsek dönüştürelim, bütün çabalarımıza rağmen o gene de bir düşünce nesnesi olarak kalacaktır. O durumda, şiddetle hayatı arzularız, bilgi dışında bir yolla anlamayı, sadece duyularımızla düşünebilmeyi, söz konusu nesnenin içinden bir bakışla, dokunmayı, hissetmeyi içeren bir yöntemle düşünebilmeyi isteriz, sanki biz su, o da süngermişçesine. Böylelikle biz de kendi gecemizle yüzleşiriz; heyecanların verdiği yorgunluk iyice derinleşir, hatta zaten kendiliğinden bir derinliği olan, düşüncenin yarattığı heyecanları geçer bile. Ne var ki, uykusuz, aysız
Sayfa 77·Kitabı okudu
Yeni bir çocukluk çağı, yeniden yaşlı bir dadı olsa, yatakta dikkatim giderek dağılarak, bir çocuğun buğday sarısı saçlarına süzülen tehlikelerle dolu, huzur verici masallar dinleyerek uyusam tekrar... Hepsi çok büyük, alabildiğine sonsuz, kesin ve Tanrı’nın benzersiz heybetinde, varlıkların nihai gerçekliğinin hüzünlü, yarı uykulu derinliğinde [...] Bir göğüs, bir beşik ya da boynumu saran ılık bir kol... Usulca şarkı söyleyen bir ses – beni ağlatmak istercesine... Şöminede yanan ateşin çıtırtısı... Kışın bağrındaki o sıcaklık... Bilincimin ılık, başıboş akışı... Sonra, sessizce, uçsuz bucaksız bir boşlukta, yıldızların arasında süzülen ay misali bir uyku...
Sayfa 75·Kitabı okudu
Her şey beni yoruyor, yormayan şeyler bile. Neşeyle acının tadı, benim için bir. Ne kadar da isterdim bir bahçedeki havuzda, kâğıttan gemilerini yüzdüren bir çocuk olmayı, bir de asma kameriyesi olsun üzerimde, kameriyenin kafesi sığ sulardaki koyu yansımaların arasında, ışıktan ve yeşil gölgelerden bir dama tahtası çizsin. Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata. Hüznümü akıl çerçevesine sığdırmak mı? Akıl yürütmek çaba harcamak anlamına geliyorsa, bu neye yarar ki? Hem zaten, insan üzgünken elini bile oynatamaz. Sıradan hayatın vazgeçmeyi çok istediğim o hareketlerinden bile vazgeçemiyorum. Vazgeçmek çaba istiyor çünkü, bende ise cesaret verecek küçücük bir ruh bile kalmamış. Sık sık, şu arabanın sürücüsü olmadığıma, şu faytonda arabacılık yapmadığıma, herhangi hayalî bir Başkası olmadığıma yanıyorum acı acı, tabii benimkinden başka olan hayatı sırf arzumdan güç alarak, zevk vererek girsin içime ve bunu da başkası olması sayesinde yapabilsin! Bu gerçekleşseydi, rasgele bir şey gibi dehşete düşürmezdi beni hayat. Hayat fikri bir bütün gibi, zihnimin omuzlarını çökertmezdi. Düşlerim saçma birer sığınak, yıldırıma karşı şemsiye açmaktan farkı yok. Öylesine cansız, öylesine acınacak durumdayım; hareketlerden, çaba harcamaktan öylesine uzağım. Kendi benliğimin ne kadar derinine dalarsam dalayım, düşlerdeki tüm yollar beni kaygı dolu düzlüklere çıkarıyor. O kadar sık düş kurduğum halde, ben bile düşleri elimden kaçırdığım boşluklara düşüyorum. O zaman açık seçik görüyorum varlıkları. Sarındığım sis tabakası dağılıyor. Ve gözle görülen tüm sivri köşeler ruhumun etini örseliyor, baktıkça tüm sert şeyler beni yaralıyor, ki sert olduklarını böyle anlıyorum. Nesnelerin görülen bütün ağırlığı, ruhumun içine çöküyor. Hayatım dayak
Sayfa 69·Kitabı okudu
Reklam