"Sen benim arkadaşımsın." dedim. Bir damla yaş yanağıma çok hızlı düştü ve kayboldu gitti. "Sana sarılsam çok acayip kaçar mı şimdi?"
Bast şefkate alışık değildi. Belki arkadaşının olmasına bile alışkın değildi. Ve belki tam da bu yüzden kollarını bedenime sımsıkı sardı. Yüzünü karnıma gömdüğünde ve ben onun başına sarıldığımda öylece kaldık. Omuzları sarsıldı, ara sıra rüyasında düşmüş de uyanıvermiş gibi irkildi ama boğuk hıçkırıklarını duymadım. Katledilen ailesinin kanından gelmediğini, aslında Veylintonlu olduğunu öğrenmişti. Her yerde didik didik aradığı çetenin çoktan yok olmuş olduğunu öğrenmiş ve yanıtsız kalan öcünü unutması gerektiğini fark etmişti. Yine de Bast'ın bir kez daha ölen annesi ve babası için ağladığını düşündüm. Gözlerini aldığını düşündüğü babası ve belki yüzünü çoktan unuttuğu annesi için.
Ben de ağladım. Bast için. Maça için. Marlo ve Zaina için. Nos için... Tanıdığım ve sevdiğim ya da tanımadığım, acısını hissedebildiğim ya da hissedemediğim herkes için ağladım.
"Dünya çok ağır."
Wayfarer bir keresinde böyle söylemişti.
Doktor yine de bir dilek tutmamı söyledi. "Sen onları görememiş olsan da onlar seni görmüştür," dedi. "Seni sevdilerse gönlünden geçeni de yerine getirmek isteyebilirler."
Onunla tanıştığımız gün İvaylo, mürettabatın hepsinin her zaman gemide olmadığını söylemişti. Gemide kimin olacağına karar veren kaptandı. Onun kaptanı. Mezarını ziyaret etmeyen, arkasından gözyaşı dökmüyormuş gibi gözüken ama şimdilerde gözleri en fazla yarıya dek açılan kaptanı.