Kitabı okumaya başladığımda, yazar ne anlatmaya çalışıyor, eşitlik ilkesine neden şiddetle bu kadar karşı diye sürekli soru işaretleri vardı kafamda. Okumaya devam ettikçe bu soru işaretleri tahmin edemediğim şekilde çok güzel cevaplar buldu bu kitapta. Gerçekten çok şahane bir kitap ve Tocqueville' in yaşadığı döneme göre yönetimlerin gidişatı konusunda tespitleri çok haklı ve öngörüleri de(bir kısmının doğru çıktığını da okudukça anlıyorsunuz) çok gerçekçi.
Kitap kısaca aristokratik yönetim ile demokratik yönetimin artıları ve eksilerini detaylı bir şekilde bol örneklerle ele alıp kıyaslama yapıyor. Okurken bazen gerçekten de aristokrasinin günümüzden daha iyi olabileceğini bile düşündüm bazı yönlerden. Tocqueville elbette ki aristokrasinin yanlışlarını bariz bir şekilde göz önüne seriyor fakat demokratik yönetimlerinde bir şekilde despotizme döndüğünü ve bunun da halklara eşitlik adı altında bireyi tektipleştirip güçsüzleştirerek aynı zamanda devleti de yüceltip tüm imkanları elinde toplayıp güçlendirerek yapıldığını öne sürüyor. Bu açıdan demokratik yönetimin de aristokrasiden çok daha iyi bir yönetime geçiş olmadığını savunuyor. Yazarla farklı düşündüğüm tek konu ise şu: Zenginlik ve gücün sahibi bireyler iken demokratik yönetimlerde tüm gücü ve zenginliği devletin elinde topladığı görüşüdür. Bazı açılardan devletin gücü elinde topladığını kabul etsem de halen zenginliğin yine devletlerde değil kişilerde birikmeye devam ettiğini ve hatta bu kişilerin devletin yönetimine de müdahale ettiğini düşünmekteyim, bu yüzden bu konuda yazarın görüşünden ayrılıyor görüşüm.
Sanayinin gelişiminin de insanların eşitleşmesine yani birbirine benzeşerek yönetilmelerinin kolay hale gelmelerine katkı sağladığını söylemekte Tocqueville. Eşitlik ile köleliği bir anlamda
Zweig kitaplarıyla ilk tanışmam satranç kitabıyla olmuştu. İnanılmaz etkilenmiştim. Yıllar sonra bu kitapta da o etkilenmeyi yaşadım biraz.
Etkileyici bir kitap gerçekten. Üç öyküde sorgulayıcı, sorgulatıcı, düşündürücü ve merak uyandırıcı. Bir solukta okunabilir. Çok ince nüanslar var hikayelerde. Ölümsüz kardeşin gözleri adlı ikinci hikayede bence mükemmel bir bilgelik sorgulaması yapılıyor. İnsanoğlu ne yaparsa yapsın eylemsizliği bile bir eylem doğururken, bu dünyada bir insanın özgür iradeye sahip olmasının iyilik doğuramayacağı sonucuna varıyor. “ Artık irademden Özgür olmak istemiyorum. Çünkü Özgür olan Özgür, eylemsiz olan günahsız değildir. Kim hizmet ederse o özgürdür, kim kendi iradesini bir başkasına, gücünü işe verir, soru sormadan yaparsa o özgürdür.” Üstüne çok düşünülmesi gereken cümleler bunlar. Tamamiyle bireyin özellikle kadının özgürleşmesi işe ilgili bilgi kuşanırken ne oldu şimdi eski dinlere ve monarşiye mi dönmek esas erdem? Beni biraz afallattı bu sözler hala üstüne düşünmekteyim
Bahsini ettiğim nüanslardan bir diğeri de üçüncü hikayede geçiyor. Tanrı’nın bütün varlıkların efendisi olduğuna göre hoşgörüsünün insanların kibrinden ve merhametinin de onların yanlışlarından
daha üstün olması gerekmez mi diye soruyor Rahel Tanrı ya ve ekliyor: Tanrım eğer merhametin sonsuz değilse o zaman sen de sonsuz değilsindir.
Okunabilir. Okumazsan bişey kaybetmezsin ama okursan elbetteki bir şeyler kazanırsın türünde kitap. Kısa öykülerden oluşuyor. Sıkılmıyorsun. Hatta merak da uyandırıyor. Fakat beklediğim kadar iddialı bulmadım ben kitabı.
Beklediğimi bulduğum bir kitap olmadı. Biraz günce gibi biraz da bilimsel içerik var. Ben de etki bıraktığını söyleyemeyeceğim. Farkındalık oluşturacak bir anlatım yoktu açıkçası.
Zekanın verdiği hazır cevaplılık, ukala olmayan ama bilgece bir üstten bakış, toplumun absürt addettiği fakat reelde hakkaten de öyle dedirtecek uç noktalarda dolaşan tespitler… Günümüz için tabiki normalleşen bir çok garipsenen olgular var lakin zamanı için çok cesur bir zihin değil mi sizce de? İnsan okurken bile zihninin hapishanelerinin demirlerinin yıkıldığını ve düşüncelerinin özgürleştiğini hissediyor. Oscar Wilde çok zeki, çok bilgili, çağının ötesinde dediklerinden düşünce yapısına sahip olabilecek kadar ileri görüşlü bir yazar.