Zaten sarhoş olan birinin buğulu, şehvetli ve sıcak varlığı ötekini de sarhoş ediyordu. Ama asla doymuyorlardı, ikisi de hissediyordu, asla doymuyorlardı.
Sarsılan bedenleri onlar anlayamadan alevler içinde buluşmuş, sayısız saatlerin ve günlerin bilinçaltındaki susamışlığını ve hasretini sonsuz bir busede kana kana içmişlerdi.
Tanrım, onu bırakıp gitmek: Sevincinin gururla şişmiş yelkenlerine bıçak gibi saplanmıştı bu düşünce. İşte şakınlığına teslim olduğu bu kontrolsüz saniyede, aldatmacanın üst üste yığılmış bütün sahte kirişleri yüreğinin üzerine çöküvermiş ve kalp kasında meydana gelen ani bir seğirmeyle onsuz kamanın düşüncesinin bile onu acıyla, ölüm benzeri bir duyguyla paramparça ettiğini hissetmişti. Onu, Tanrım, onu bırakıp gitmek: Nasıl düşünebilmişti bunu, sanki hala kendi kendine aitmiş gibi, sanki bütün duygularıyla kökünden buraya, onun varlığına kenetli değilmiş gibi nasıl böyle bir karar alabilmişti!
Ama aşk, bir cenin gibi bedenin karanlıklarında acıyla dönüp durmaktan kurtulduğu, nefes ve dudak aracılığıyla kendini zikir ve itiraf edebildiği zaman gerçek aşktı.