Umut taşımak tehlikeli olabilirdi; beni içinde bulunduğum gerçekliğe kör bırakabilirdi. Hatırlıyorum da anneannem hep, "Yaşamın olduğu yerde umut da vardır." derdi. Fakat benim durumumda umut, beyaz liköre çok benziyordu. Kısa vadede seni kandırabilirdi fakat işin sonunda büyük ihtimalle iki katı bedel öderdin.
Yüzbaşı suratına soğuk bir ifade vermeye çalışarak "Şunu diyorum..." dedi, "Ankara'ya gitmeni gerektirecek bir şey kalmadı. Burada benimle kalıyorsun. İstesen de istemesen de... Üzgünüm."
Bahar işaret parmağını Sarp'a doğru uzattı: "Seni orduya şikayet ederim. Beni alıkoymaktan şikayet ederim seni."
"Edemezsin çünkü ben artık asker değilim."
Hayat güzeldi. Üç gün de olsa, üç asır da olsa yaşamaya değerdi yeter ki içine insanın kendisinden bir parça damlasındı. Tam kendinden ama... O parça gider, ne yapar eder sevecek, avunacak, didinecek, yani hayatta kalmaya yarayacak bir şeyler bulurdu. Korkmamak lazımdı.
"Biliyor musun Pariot, ben bütün bu olanlardan hiçbir şey anlamıyorum."
"Böyle dediğim için beni bağışla Hastings ama sen zaten hiçbir şey anlamıyorsun."