Helva yaparken gözyaşlarım tencerenin içine damlıyordu. Her bir gözyaşının helva taneleri arasında kayboluşuna bakıyordum: Sanki gözyaşı kaybolunca ben de bir şey unutuyordum. Acaba Aygaz biter mi? Acaba sebzeli yemeğe biraz daha et mi koysaydım? Çünkü ağlamaktan yorulanlar mutfağa gelip, tencerelerin kapağını kaldırıp içine uzun uzun sessizce bakıyorlardı. Sanki uzun bir süre ağlarsan, mutfağa gelip ocağın üzerinde, tencerede ne var diye bakmaya izin çıkıyormuş gibi.
Doğmadan önce ana karnından alınan çocukların ruhlarının cennette öksüz kuşlar gibi ağaçlarda sabırsızlıkla bir daldan diğerine atlamaları, beyaz minik serçeler gibi telaşla zıp zıp zıplayıp yer değiştirmeleri huzursuz ediciydi
İnsanın kafasından bir korkuyu, bir düşünceyi iradesini kullanarak çıkarması mümkün müydü?
...
O halde bir şeyi unutmak istemek, UNUTMAYA NİYET ETMEK, unutmanın iyi bir yolu değildi. Hatta insanın unutmaya niyet ettiği şey aklına daha çok takılıyordu.
“Memur bey, bakın şu insanlara,” dedi, eliyle pencereden şehri gösterdi. “Bu on milyon insanı İstanbul’a toplayan şey ekmek parasıdır, çıkardır, faturadır, faizdir, benden daha iyi bilirsiniz. Ama bu mahşeri kalabalığın içinde kişiyi ayakta tutan tek bir şey vardır, o da sevgidir.”