Bugün sizleri farklı zamanlara ve farklı coğrafyalara götürecek bir kitap ile geldim. @ertekinogluservet ’nun yazdığı “Ne Yola Çıkabildim Ne de Yoldan” adlı eseri, aslında hepimizin zaman zaman hissettiği o “nereye aitim?” sorusunun peşine düşen, çok içten ve bir o kadar da derin bir yol hikâyesi. Kitabı elinize aldığınızda, kendinizi 13. yüzyılın Ahlat’ında Moğol istilasından kaçan genç Baybars’ın yanında bulurken, bir bakıyorsunuz modern zamanın yollarında, direksiyon sallayan kamyon şoförü Sedat’ın yalnızlığına ortak olmuşsunuz. Yazar, hicreti sadece kilometrelerce yol katetmek değil, insanın kendi içindeki o sessiz, derin mağaraya yaptığı en zorlu yolculuk olarak anlatıyor.
Okurken insanı en çok yakalayan şey, yüzyıllar önce bir mağarada babasının kanıyla mühürlenen o kadim sırrın, bugün bir gümüş kolyeyle karşımıza çıkması ve hayatın aslında nasıl ince iplerle birbirine bağlı olduğunu fısıldaması oluyor. Ahlat’ın o heybetli ceviz ağaçlarının gölgesinden Mısır’ın sıcak kumlarına, oradan da bugünün gri asfaltlarına uzanan bu serüven, modern dünyanın karmaşasında köklerini unutmuş bizlere çok naif ve sarsıcı bir ayna tutuyor. Hikâyenin sonunda yetim bir kız çocuğu olan Özlem’in ellerinde çözülen o kördüğüm, kalbinize “yanan kül olur, seven can olur; emaneti taşıyan ise zaman olur” cümlesini adeta bir mühür gibi kazıyor.
Bazı kitaplar sadece bir hikâye anlatır, bazıları ise ruhunuzun tozlu raflarını havalandırır. Sedat’ın o uzun Frankfurt yollarında, direksiyon başında kendiyle hesaplaşırken hissettiği o köksüzlük hissi bazen hepimize biraz tanıdık gelir sanki; sanki yazar modern insanın o hiç bitmeyen “yerini bulamama” sancısını en yalın haliyle kağıda dökmüş. Baybars’ın asırlar öncesinden gelen yüküyle Özlem’in bugünkü masumiyetinin aynı düğümde buluşması, bana