Çocukluğumda kendimi, arıların balını bıraktığı gibi; sıradan, sade insanların her birinin ruhumu zenginleştiren bir şeylerini, yaşamla ilgili bilgilerini, düşüncelerini, deneyimlerini bıraktığı bir arı kovanı gibi düşünüyorum. Bu bal sık sık acı, kirli oluyordu ama gene de her bilgi bir çeşit baldı.
"Çok yalnızım" derken yüzünün nasıl değiştiğini, allak bullak olduğunu görmüştüm. Onun bu dediğinde bana hiç yabancı olmayan, yüreğime dokunan bir şey vardı.
Evde ilginç, eğlenceli çok şey vardı; gelgelelim, kimi zaman, anlatılmaz bir kasvet boğacak gibi oluyordu beni. Bir ağırlık çöküyordu üzerime, uzun süre karanlık, derin bir çukurdaymışım gibi geliyordu bana, bir şey görmüyor, duymuyordum, duygularım körelmiş, yarı ölü gibi oluyordu...
Kabuk çoktur bizde; bakarsın, bir adamdır, ama sonra öğrenirsin ki içi boştur, yalnızca kabuktur. Bizi eğitmek, aklımızı yontmak gerekir, gelgelelim, yontmak için bir aletimiz yoktur.
Yüreğimde, kafamın içinde bir şişkinlik büyüyordu sanki. Bu evde gördüğüm her şey, kışın sokaktan geçen bir yük arabasının uzaklaştığı, kaybolduğu gibi, içimde yok oluyordu.