İnsanı harekete geçiren kanunların en büyüklerinden birini keşfetmişti farkında olmadan: Bir adamın ya da çocuğun bir şeyi çok istemesini sağlamak için o şeyi erişilmesi güç bir hale getirmek yeter. Tom da bu kitabın yazarı gibi büyük ve bilge bir filozof olsaydı, iş denen şeyin mecburen yapılan bir şey, oyunun ise mecburen yapılmayan şey olduğunu anlayabilirdi.
İki dakikada, hatta daha kısa sürede bütün dertlerini unuttu. Onun dertleri başka insanların dertlerinden daha hafif, daha az acı verici olduğundan değil; yeni ve çok ilginç bir şey dertlerini bastırıp bir süreliğine zihninden kovalamıştı… tıpkı yeni girişimlerin heyecanını duyan insanların önceki talihsizliklerini unutmalarında olduğu gibi.
İnsanla ilgili ne varsa hepsi gözümüzün gördüğü kadardır ama bir o kadar da derindir. Yani aşk acısı her zaman aşk acısıdır belki ama her bir insandaki hikâyesi başka başkadır. Dolayısıyla anlatılan şey insana dair olduğu için biz onu okuduğumuzda, aslında kendi hayatımızda belki asla tecrübe edemeyeceğimiz ama sırf insan olduğumuz için bir o kadar da tecrübe etme ihtimalimiz olan bir meseleyi görme, anlama ve özümseme imkânına sahip oluruz. Yani bir hayat tecrübesini, insana dair bakış acısını görür; insanı daha iyi tanırız. En çok da aslında kendimizi tanırız. “İnsan neden okur?” sorusunun bendeki yanıtı bu. İnsan kendini tanımak için okur. Bunu da ancak olgunluğa erişmiş bir insan idrak edebilir.