"Ya başlığa bak be, bu kadar da çirkin olmazsın,” dediğinizi duyar gibiyim. Belki de ben, kendini öyle görenlerdenim. Hatta bazen öyle hissediyorum ki sokak kedileri bile benimle göz göze gelmek istemiyor. Belki bu yüzden ben de aynalardan kaçıyorum; aslında aynalardan değil, kendimden kaçıyorum.
Bu yüzden insanların bakışlarını da pek yargılamıyorum. Çünkü insan, en çok kendi gözlerinde yoruluyor. Başkalarının ne düşündüğünden önce, kendi içinde kurduğu mahkemede yeniliyor. Ve bazen insan, kendini ne kadar eksik görüyorsa, dışarıdaki her bakışı da bir yargı gibi hissediyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar geceyi sever. Çünkü gece, gündüz kadar acımasız değildir. Karanlıkta yüzler seçilmez, kusurlar silikleşir, insan biraz olsun kendinden saklanabilir. O iğneleyici bakışlardan, insanın içine işleyen o sessiz yargılardan uzak kalırsın. Bu yüzden bütün kırgınlar, bütün kendinden kaçanlar ve kendini çirkin sananlar biraz gece insanıdır.
“Akşamları yaşayan çirkinler” deyince aklıma hep bir isim gelir: Ahmet Haşim. O da kendisini güzel bulmayan, bu yüzden gündüzden çok akşamı seven biriydi. Sanki kalabalığın içinde değil de gölgelerin arasında yaşamayı tercih etmişti. Gündüzleri dünyaya biraz çevrimdışı, biraz uzak kalır; akşam olunca yeniden var olurdu.
Belki bu yüzden onun dizeleri bu kadar hüzünlü ve bu kadar tanıdık gelir:
“Yine akşam, yine akşam, yine akşam...”
Sanki insanın kendinden kaçmak için sığındığı o saatleri anlatır. Ve insan bazen, gerçekten de göklerde ince, sessiz bir kamış olmak ister; görünmeden, yargılanmadan, sadece uzaktan bir rüzgâr gibi geçip gitmek...