...titreşimlerde yine aynı mesajlar belirdi. Bir şey
anlatmaya çalışıyordu. Geometrik şekillerin kapladığı
yüzeye dokundum. Parmaklarımın ucunda, suyun
akışı gibi bir dalgalanma hissettim bu kez. Tıpkı
Anna’nın dokunuşunda olduğu gibi.
Kolumu yastık yapıp gözlerimi yumdum. Karanlık
bir beşiğin içinde tıngır mıngır sallanıyor ve uykuyu
bekliyordum. Soğuk, sert zemin, dorsenin kıyısından
köşesinden sızan sert rüzgâr ve keskin mazot kokusu
uykuyu bedenimden fersah fersah uzaklaştırıyordu.
Yattığım yer bir Hint fakirinin yatağı gibi çivilerle
döşenmişti. Gözlerime binlerce iğne batıyordu. Bütün
bunların arasında bir yerlerden pıtır pıtır hareket
eden rahatsız edici bir şeyin yaklaştığını hissediyordum.
“Dur!” ihtarı yapmam gerekiyordu. Fakat kollarım
soğuktan kasılmış, bedenim taş gibi ağırlaşmıştı.
Yerimden kalkmakla yüz kiloluk bir ağırlığı kaldır
mak arasında fark yoktu. Üstelik huzursuzluğum giderek
artıyordu. Uyku, buzlu tepelerde yakalanması
imkânsız avare bir kuştu.
Birkaç saniye bomboş zihnimdeki evrene baktım.
Geçerliliği kalmamış ihtimaller sonbahar yaprakları
gibi döküldü. Ve sonra sadece ama sadece işimize
yarayabilecek seçenekler belirginleşmeye başladı.
Yedi başlı ejderha bizim peşimizdeki.
Karanlık ve asla pes etmeyen. Bir başını kestiğinde
yerine yedisi birden fışkırıyor. Kurtulmak için yedisini
aynı anda kesmeliyiz. En azından efsane böyle
söylüyor. Gerçek ise henüz yaşanmadı. Ve tik tak tik
tak...
Konfüçyüs de sen de birer rüyasınız ve sizin birer rüya
olduğunuzu söyleyen ben de bizzat bir rüyayım. Bu bir
paradoks. Gelecekte bilge bir adam belki bunu açıklayabilir;
o gelecek on binlerce kuşak gelip geçmedikçe gelmeyecek