Şimdi Üst Paleolitik dönem mağaralarına girişin, derin trans deneyimlerine ve halüsinasyonlarına yol açan zihinsel girdaba girmekten hiç de farkı olmadığını öne süreceğim. Yeraltı geçitleri ve odaları öbür dünyanın "iç organlarıydı"; buralara girmek yeraltı dünyasına hem fiziksel hem ruhsal olarak girmekti. "Ruhani" deneyimler böylece topografik somutluk kazanıyordu. Üst Paleolitik dönem insanları için bir mağaraya girmek, ruhlar dünyasına girmekti. Süsleme imgeleri bilinmeyene doğru giden bir yolu (muhtemelen sözlük anlamında da) aydınlatıyordu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Homo sapiens, bizim anladığımız biçimde düş görebiliyordu ama Neandertaller göremiyordu: Onlar, ilkel bilincin kendilerine özgü düzeyiyle, REM uykusu evrelerinden geçseler de, düşlerini anımsayamıyordu. Bazı Homo sapiens komşuları onlara değişmiş bilinç durumlarını başlatmayı göstermiş olsalar da hayali görüntüleri anlayamıyorlardı ve değişmiş bir duruma girmeyi başarmış olsalar da (ki muhtemelen bunu yapabiliyorlardı) bu sırada neler olduğuna dair belirgin bir şeyler anımsayamazlardı.
Bir san transı sırasında herkes şamanların vahiyler aldıkları, ülkenin başka
bölgelerine gittikleri ve evrenin ruhani düzeylerine girdikleri konusunda hemfikirdir. Bu fikir birliği şamanları onların yeteneklerine sahip olmayan sıradan insanlardan ayırır. Toplum "görenlerden" ve "görmeyenlerden" -"görenler" ve "alıcılardan"- oluşur.
İmgelerin çoğu açıkça şu ya da bu biçimde ruhlar dünyasına göndermede bulunur. Sonuçta maddi âlem ile ruhlar âlemi arasındaki "perdeye" yapılmışlardır.