Sultan Abdülhamid artık dağılmış parçaları birleştirmek ve zayıflatılmış ve küçültülmüş İmparatorluğunu gelecekte, şayet bir geleceği olacaksa, nasıl şekillendireceğine karar vermek zorundaydı.
En problemli kesim ise modern eğitim almış, toplumsal ve kültürel sahalardaki düşünceleri, özellikle de Avrupa'dan yeni ithal edilmiş olan etnik milliyetçilik fikrine kapılmış olmaları sebebiyle mevcut sistem içerisinde tutulmaları imkansız hale gelen öğretmenler, papazlar ve memurlardı. Sayıları az olsa da toplumun tüm kesimlerine fikirlerini yayabilecek konumda oldukları için tehlike arz etmekteydiler.
1856'dan sonra tüm Osmanlı tebaasının resmiyette eşit olduğu kabul edildi ve hatta 'Osmanlıcılık' adıyla dini kimliğine bakmaksızın ortak vatandaşlık kavramını öne çıkartan bir doktrin ortaya atıldı.
Avrupa'dan teknoloji, kurum ve eğitim modeli ithal ederek hem merkezi bürokrasiyi hem de askeriyeyi modernlestirmek; idari ve askeri merkezileşme hamleleri yaparak toprak ve aşiret ağaları ile diğer öne çıkan figürlerin güçlerini törpüleyerek vilayetlerdeki devlet kontrolünü arttırmak; Müslümanlarla eşit haklar sağlayarak gayr-ı müslim tebaayi yatıştırmak. Bu reformlar Osmanlı'nın geleneksel yapısını kökünden sarsarken, Avrupa'dan kültürel manada kendisini tecrit etmesine de bir son vermiş oluyordu. Ancak nihai amaçlar oldukça muhafazakardı. Osmanlı toplumunun hatta devletin kökten bir değişime gitmesi düşünülmüyordu. Daha ziyade mevcut devletin devam ettirilebilmesi ve radikal bir şekilde değişmiş dış çevrede hayatta kalabilmesi için yeniden teçhizatlandırılması amaçlanıyordu.