Tabanlarının yanlarından aşağılara sarkmış bir şeyler ilişiyor gözlerine. Demek çoraplarını bile parçaladı sonunda. Belki de vurduğu kalın sopanın parçalarıdır, lifleridir. Ama değil. Çorapların olabilir bunlar.
Biri çorapları çekip çıkarıyor ayaklarından. İşte o zaman, beyazlamış, kan içindeki şiş ayaklarından sarkan parçaların, tabanlarının yırtılan kalın derileri olduğunu korkunç bir yılgıyla anlıyorsun.
Dudağın yarılmış gibi. Burnun kanıyor olabilir. Daha güzel. Hiç olmazsa onlardan biri değilsin. Sana yaraşan, dudağının patlamış olması, burnundan kan boşanıyor olması. Vurulan olmak, vuruyor olmaktan daha güzel, çok daha güzel.
Gırtlağının pek uygun olmayan bir yerine rasgele oturtulan bir urganın ilmiğinden kurtulmak, az sonra uçup gidecek olan canını kurtarabilmek isteyen bir canlının son umutsuz çırpınışları gibi görünüyordu her şey sana. İlmik gırtlağa iyi oturmamıştı. Dil dışarı sarkmış, gözler büyük büyük açılıp pörtlemişti.
Bir türlü bitmiyordu, tamamlanmıyordu ölüm. Yaşam gizlice kendini sürdürüyordu urganın ucunda, çırpınıyor, boşlukta dönüp duruyordu.
Urganın ucundaki kalın ilmiğin tam gırtlağı "hart" diye oturup gömülüşünü
duyar gibi oluyordun. ete gömülüyordu urgan, beyin kansız kalıyor, omurilik açılıveriyor, bilinç yok oluyordu bir anda. Beden ne kadar kıvrılıp direnirse dirensin, gelen ölümdü artık, oydu egemen olan; bilinçsiz bir et kemik yığınıydı ipin ucunda çırpınan, dönen, savrulan, direnirmiş, yaşarmış gibi görünen, bilinmezlere ağıp giden.