Hayır, Muâllâ da öyküden hoşlanmamıştı.
Okumayı kestim, öyküyü bitirmedim. Kitabı kapatıp çantama koydum. Şaşırmıştı.
"Ne o, gidiyor musun?" dedi. Başımı sallayıp ayağa kalktım.
"Ama neden?" diyemedi.
Ayranların, çayların parasını masaya bıraktım.
"Dur, ben de..." dediğini duydum arkamdan.
Adımlarımı açıp çıktım kantinden. Dışarıda güneşin öfkesi geçmişti. Kantin binasının yanında dönüp uzanan Haliç'e baktım. Tanrım, kızlar ne kadar aptaldılar, Haliç ne kadar güzeldi. Haliç gerçekten çok güzeldi, ama kızlar neden bu kadar duyarsızdılar?
Birini soruyorlar.
"Tanırım. Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde okuyan bir arkadaş. Sarışın. Tanırım. Hayır. Her zaman gelirdi kitabevime. Hayır, öyle bir şey istemedi benden."
İstanbul Üniversitesi'nin büyük kantini, bir basketbol sahası kadar geniş, yüksek tavanlı bir salondu. Kimi ders çalışan, genellikle derslerden kaytarıp keyif yapan öğrencilerle dolu bir salon. Ortada dört büyük yuvarlak masa. Haliç'e ve yandan Boğaz'a bakan camların önünde birörnek, dörder kişilik dikdörtgen küçük masalar.
Bu masalarda güzel hayallere dalınır, güzel sözler bulunur söylenir, güzel kızlarla güzel aşk tezgahları kurulurdu. Bu masalardan çok şair, çok öykücü çıkmıştır; birkaç da romancı elbette. Ve pek çok profesör, siyaset adamı; bakanlar...