Akıl ve vahiy arasında bir karşıtlık değil, işlevsel bir görev paylaşımı vardır. Akıl, insanın anlama yetisinin temelidir; vahiy ise bu yetinin yerine geçen bir unsur değil, onu arındıran, sınırlandıran ve yönlendiren ilahi bir rehberdir. Bu nedenle epistemolojik olarak akıl önce gelir. Çünkü anlamak, kavramak ve değerlendirmek ancak akıl yoluyla mümkündür. Vahyin kendisi dahi, ancak akıl sayesinde anlaşılabilir.
İnsan, vahiy olmadan da doğruyu bulabilir. Akıl ve fıtrat, insanı iyiye, doğruya ve adalete yöneltebilecek bir kapasiteye sahiptir. İnsan, kendi varlığını, doğanın işleyişini ve hayatın düzenini gözlemleyerek belirli doğrulara ulaşabilir. Bu durum, aklın geçersiz değil; sınırlı ama işlevsel bir bilgi kaynağı olduğunu gösterir.
Ancak akıl sınırsız değildir. İnsan aklı, yanılabilir, etkilenebilir ve çoğu zaman kendi çıkarlarını merkeze alarak gerçekliği çarpıtabilir. Bu nedenle akıl, tek başına bırakıldığında mutlak doğruya ulaşma garantisi taşımaz. İşte bu noktada vahiy devreye girer. Vahiy, aklın alternatifi değil; aklın pusulasıdır. Akla hazır cevaplar sunmaktan ziyade, doğru düşünmenin yönünü ve ahlaki sınırlarını belirler.
Vahyin en doğru bilgiyi içermesi, aklı gereksiz kılmaz. Aksine, aklı zorunlu hâle getirir. Çünkü vahiy her şeyi ayrıntısıyla açıklamaz. Vahiy; geçmişte yaşanmış olayları, temel ahlaki ilkeleri, emir ve yasakları, toplumsal düzeni ve insanın sorumluluğunu bildirir. Ancak zamanla ortaya çıkan yeni durumlar, değişen toplumsal yapılar ve modern dünyanın karmaşık meseleleri vahiy metninde doğrudan yer almaz.
Bu noktada akıl, vahiyden gelen ilkeleri esas alarak devreye girer. İnsan, vahyin sunduğu örnekler, amaçlar ve değerler üzerinden, vahyin doğrudan değinmediği meselelerde doğruya ulaşmaya çalışır. Böylece vahiy, tarihte donmuş bir metin