Bu kitap tam anlamıyla “yavaşça içine işleyen” hikâyelerden biri… Hani öyle büyük olaylar, sert kırılmalar yok ama okudukça kalbine dokunan, seni durup düşündüren bir tarafı var ya… işte tam olarak öyle hissettirdi bana.
Jo’nun Londra’ya gelişi aslında bir kaçış. Geçmişinden, içini kemiren o açıklayamadığı duygudan uzaklaşmak istiyor. Ama ne kadar kaçarsan kaç, insan en çok kendinden kaçamıyor… Jo’nun o “yerini bulamama” hissi o kadar gerçek ki, okurken ister istemez kendi hayatımdan parçalar yakaladım. Özellikle bazı dönemlerde insanın içini kaplayan o boşluk hissi çok güzel yansıtılmış.
Kırtasiye dükkânı detayı ise ayrı bir huzur
Rengârenk defterler, dolma kalemler… Sanki sadece bir mekân değil, bir sığınak gibi. Senin de kırtasiyeye zaafın olduğunu biliyorum, o yüzden bu kısımlar sana ekstra iyi gelebilir. Kitap boyunca o dükkânın sıcaklığını gerçekten hissediyorsun.
Ama kitabı asıl özel yapan şey karakterler…
Rahibe, yaşlı yazar ve diğer yan karakterler… Hiçbiri “fazladan” değil. Hepsi Jo’nun hayatına küçük küçük dokunuyor ama bu dokunuşlar öyle derin ki… Özellikle o insanların birbirine iyi gelme hali çok doğal ve abartısız anlatılmış. Zor zamanlarda karşımıza çıkan insanların hayatımızı nasıl değiştirebildiğini çok güzel gösteriyor.
Kitabın en sevdiğim yanı ise verdiği mesaj oldu:
Hayat ne kadar dağılmış olursa olsun, yeniden başlamak mümkün. Ama bu “büyük bir karar anı” ile değil; küçük karşılaşmalarla, ufak adımlarla, bazen sadece bir sohbetle bile başlayabiliyor.
Dili çok sade ama bir o kadar da duygulu.
Okurken seni yormuyor, aksine sarıp sarmalıyor. Böyle battaniyeye sarılıp kahve içerken okunacak kitaplardan
Ama şunu da söylemeden geçemem:
Eğer çok aksiyonlu, hızlı ilerleyen bir hikâye beklersen seni tatmin etmeyebilir. Bu kitap daha çok “hissetme” kitabı.
Birbirimiz İçin Yaratılmadık
Romantik komedi türünde beklentim genelde nettir: beni yormadan akıp gitsin, yer yer güldürsün ve karakterler arasındaki çekim hissedilsin. Bu kitap da tam olarak bu beklentiyi karşılayan, “rahat okunan” bir hikâye oldu benim için.
Hikâyenin merkezinde Kelsey ve JP’nin inişli çıkışlı, bol atışmalı ilişkisi var. Daha ilk sayfalardan itibaren aralarındaki o elektrik hissediliyor. Sürekli didişmeleri, laf sokmaları ve birbirlerini sinir etme halleri klasik bir “aşk-nefret” dinamiği sunsa da, bu durum kitabın temposunu diri tutan en önemli unsurlardan biri. Özellikle diyaloglar oldukça akıcı; bazı sahnelerde kendimi gülümserken buldum.
Kelsey karakteri, özgüven sorunlarıyla hareket eden, kendini zaman zaman geri plana atan bir profil çiziyor. Bu yönüyle yer yer zorlayıcı olsa da, aslında oldukça “insani” bir tarafı var. Kusurlarıyla var olması karakteri daha gerçek kılıyor. JP ise dışarıdan bakıldığında kendinden emin, alaycı ve çekici bir karakter gibi görünse de duygularını ifade etme konusunda aynı ölçüde rahat değil. Bu da iki karakter arasında sürekli bir yanlış anlama ve gelgit hali yaratıyor.
Bu gelgitler zaman zaman tekrar hissi uyandırsa da, romantik komedi türünde sıkça gördüğümüz “iletişimsizlikten doğan gerilim” burada hikâyenin ana dinamiği olarak kullanılmış. Yani olaylar büyük kırılmalardan ziyade karakterlerin duygusal gelgitleri üzerinden ilerliyor. Bu da kitabı daha çok karakter odaklı bir hale getiriyor.
Kitabın en keyifli sürprizlerinden biri ise Cane kardeşlerdi. Yan karakter olmalarına rağmen sahneye girdikleri her an hikâyeye enerji katıyorlar. Açıkçası serinin devamı için merak uyandıran en güçlü detaylardan biri olduklarını düşünüyorum.
Anlatım dili oldukça sade ve akıcı. Sayfalar hızlı ilerliyor, okurken yormuyor.