Lilith’in Gözyaşları benim için “çok sevdim ama yer yer de sabrımı zorladı” dediğim kitaplardan biri oldu. Başta o karanlık atmosferi, gizemi ve iki karakter arasındaki o keskin gerilimi öyle güzel veriyor ki… ilk sayfalardan itibaren “burada büyük bir şey var” hissiyle okuyorsun.
Meira’nın hafızasını kaybetmiş halde, geçmişte düşmanı olan Uygar’ın yanında uyanması zaten başlı başına merak uyandırıcı. Ama asıl olay, bu iki insanın bir zamanlar birbirine aşkla bakmış olduğunu öğrenmemizle başlıyor. İşte o noktada hikâye sadece düşmanlıktan çıkıp çok daha karmaşık bir hâl alıyor. Aşk mı, nefret mi, ihanet mi… hiçbir şey net değil ve bu belirsizlik kitabın en güçlü yanı.
Uygar karakteri… gerçekten sinir oldum
Yaptıkları, söyledikleri, o sert ve acımasız tavırları… bazı sahnelerde “bu kadar da olmaz” dedirtti. Ama bir yandan da o nefretinin altında hâlâ başka duyguların olduğunu hissettiriyor. İşte o gelgitler insanı hem sinirlendiriyor hem de merak ettiriyor.
Meira’ya gelirsek… ben en çok onu sevdim. Özellikle hafızasını kaybetmiş hâliyle daha güçlü, daha sorgulayan, daha dik duran bir karakterdi. Ama geçmişteki Meira’yı okudukça kafam karıştı. Sanki iki farklı insan gibiydi. Bu da hikâyeyi daha ilginç ama aynı zamanda daha karmaşık hâle getirdi.
Kitabın ortalarına doğru biraz yoruldum açıkçası. Çünkü aynı duyguların tekrar edildiğini hissettim. Uygar’ın gelgitleri, aralarındaki çekim… başta etkileyiciydi ama bir noktadan sonra “tamam, anladım” dediğim yerler oldu. Biraz daha kısaltılsa çok daha etkili olabilirdi diye düşünüyorum.
Ama ikinci yarı… işte orada tekrar içine çekti beni.
Geçmişe dair parçalar, Meira’nın kim olduğuna dair ipuçları, işin içine giren o daha büyük olaylar… derken hikâye derinleşti. Sadece bir aşk/nefret hikâyesi olmadığını, arkasında daha büyük