Dedektif Josie Quinn serisinin dördüncü kitabını da bitirdim ve şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki… bu kitap beni hem gerilim olarak hem de duygusal olarak baya sarstı.
Şimdi sana şöyle anlatayım; bu sefer olay sadece bir cinayet değil. Olay direkt Josie’nin kalbine dokunuyor. Çünkü suçlanan kişi öyle yabancı biri falan değil… Gretchen. Hani şu hep mesafeli, gizemli, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ekip arkadaşı. Kadın çıkıyor, suçu kabul ediyor ama ben Josie gibi düşündüm: “Yok ya… bu işte bir terslik var.”
Kitap tam olarak burada başlıyor zaten. Bir yandan cinayetin gizemi, bir yandan Gretchen’ın geçmişi… ama öyle böyle bir geçmiş değil. Parça parça öğreniyoruz ve her öğrendiğimde resmen “bu kadarı da olmaz” dedim. Cidden okurken insanın içi sıkışıyor. Josie’nin yaşadıklarına üzülüyorduk önceki kitaplarda ama Gretchen’ın hikâyesini okuyunca… yok artık dedim. Kadının kaderi bildiğin sınanmak üzerine kurulmuş.
En çok hoşuma giden şeylerden biri de Josie’nin Gretchen’a olan inancıydı. Hani kanıt yok, her şey onun aleyhine ama Josie yine de bırakmıyor. O güven duygusu, o “ben seni tanıyorum” hali… çok güzeldi. Sadece bir polisiye okumuyoruz aslında, dostluk da okuyoruz burada.
Gelelim olaylara…
Yine klasik Lisa Regan tarzı: bol ters köşe, bol “yok artık” anı. Özellikle o fotoğraf detayıyla başlayan olaylar var ya… küçücük bir ipucu koca bir geçmişi ortaya çıkarıyor. Tam çözdüm diyorsun, hoop başka bir şey çıkıyor. Tempo hiç düşmüyor, bir bakmışım sayfalar akmış gitmiş.
Ama bu kitapta diğerlerinden farklı olarak karakterlerin iç dünyasına daha çok giriyoruz. Özellikle Gretchen’ın yaşadıkları, psikolojisi, neden bu kadar kapalı biri olduğu… hepsi anlam kazanıyor. Bu da kitabı sadece “katil kim?” seviyesinden çıkarıp daha derin bir hale getiriyor.
Josie’ye ayrıca
Son İtirafLisa Regan · Olimpos Yayınları · 202666 okunma
Ben Belleğin Öcü’yü okurken en çok şu hissi yaşadım: “Tamam şu an anlıyorum” diyorum… iki sayfa sonra “yok ben hiçbir şey anlamamışım” Ama kötü anlamda değil, tam tersine kitabın olayı zaten bu. Seni sürekli şüpheye düşürüyor.
En başta kurgu zaten çok çarpıcı. Bellek transferi, beden değiştirme, anıların kopyalanması falan… kulağa bilim kurgu gibi geliyor ama bir yandan da “ya gerçekten bir gün olursa?” diye düşündürüyor. Özellikle zengin-fakir ayrımı kısmı… zenginlerin genç bedenlerde yaşamaya devam etmesi, diğerlerinin ise buna mecbur kalması… bu bayağı rahatsız edici ama bir o kadar da gerçekçi hissettiriyor.
Cengiz Aras karakteri var ya… bence kitabın en güçlü noktalarından biri o. Adam zaten iş olarak insanların zihniyle uğraşıyor ama bir noktadan sonra kendi zihnini kaybetmeye başlıyor. Hani düşün, hem kendi anıların var hem başkasının… bir süre sonra hangisi senin? İşte kitap tam burada vuruyor. Okurken ben bile birkaç yerde “şu an gerçek neydi?” diye durup düşündüm.
Bir de şu var… yazar belleği bayağı canlı bir şey gibi ele almış. Yani sadece “hatırlama” değil bu. Sanki hatıralar seni bırakmıyor, seni sıkıştırıyor, hesap soruyor. Kaçtıkça daha çok üstüne geliyor. Bu fikir bence kitabın en rahatsız edici ama en etkileyici tarafı.
Diline gelirsek, öyle bağıran çağıran bir anlatım yok. Ama tam tersi, sakin sakin ilerleyip bir anda içine işliyor. Hani bazı cümleler vardır, neden etkilendiğini açıklayamazsın ama aklında kalır… bu kitapta onlardan bayağı var.
Ama bak şimdi dürüst olayım… şu son meselesi
Kitap bence çok güçlü gidiyor ama finalde biraz “ya burada mı bitti?” hissi oluşuyor. Sanki biraz daha açılabilirdi, biraz daha net bir kapanış olabilirdi. Özellikle Cengiz’in yaşadığı şeylerin sonucunu biraz daha görmek isterdim. Yine de o ters köşe hissi var ya… o
Belleğin ÖcüTurgay Çumak · A7 Kitap · 202613 okunma