Nefret
“Madison Kate Danvers bu gece öldürüldü.”
Bu cümleyle başlayan bir kitabın sıradan olma ihtimali zaten yok… ve gerçekten de değil. Daha ilk sayfadan itibaren okuyucuyu içine çeken, temposunu neredeyse hiç düşürmeyen, karanlık ve sürükleyici bir başlangıç kitabı.
Hikâye, Madison’ın bir gecede altüst olan hayatıyla başlıyor. Cadılar Bayramı gecesi yaşanan o kaotik olay, onun sadece başını belaya sokmuyor; aynı zamanda geçmişini, kimliğini ve geleceğini de elinden alıyor. Üstüne bir de suçlamaların basına servis edilmesi ve babasının onu gözünü kırpmadan harcaması, Madison’ı tam anlamıyla yalnızlığa ve öfkeye itiyor. Burada en çarpıcı noktalardan biri, bir insanın en güvende olması gereken yerin ailesinin en büyük kırılma noktası hâline gelmesi. Bu durum, karakterin psikolojisini ve motivasyonunu oldukça güçlü bir şekilde besliyor.
Madison karakteri kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri. Kusursuz bir karakter değil; aksine öfkeli, fevri, zaman zaman hatalar yapan ama buna rağmen dimdik duran biri. Onun bu iniş çıkışları, hikâyeyi daha gerçekçi kılıyor. Okurken bazen ona kızmak, bazen de sonuna kadar hak vermek mümkün. Özellikle boyun eğmeyen tavrı, lafını sakınmaması ve bulunduğu şartlara rağmen geri adım atmaması, onu güçlü bir kadın karakter olarak öne çıkarıyor. Bu da kitabı sadece bir “dark romance” olmaktan çıkarıp karakter odaklı bir hikâyeye dönüştürüyor.
Kitabın en güçlü taraflarından biri de gerilim unsuru. Madison’ın, hayatını mahveden çeteyle aynı evde yaşamak zorunda kalması zaten başlı başına bir gerilim kaynağı. Bu durum hikâyeye sürekli bir diken üstünde olma hissi katıyor. Güven duygusunun neredeyse hiç olmadığı bir ortamda, karakterler arasındaki diyaloglar ve etkileşimler oldukça yoğun ve dikkat çekici. Kimin ne düşündüğü, kimin ne sakladığı