Elif H.

Benden bir isteği vardı Servet Efendi'nin. "Her gün yaz." demişti bana, "Olur da şehit düşersem bu, benden sana bir rica, bir vasiyet olsun." O gün bugündür hiç aksatmadan yazdım. Fakat bugün kolum kanadım kırıldı. Raporumu yazarken bile zorlandım. Yoldaşını kaybetmiş bir yolcu gibi şaşkındım. Gözüm kararıyordu. Raporu yazarken, oradan geçen bir eri durdurdum: "Okuma biliyor musun?" "Evet komutanım." Listeyi ona gösterdim. "Bazı isimlerin yanına işaret konmuş. Yanlarında ne yazıyor?" Yüzüme acıyarak baktı asker. Sonra gözlerini benden kaçırdı. "Şehit yazıyor komutanım."
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
İnsan ruhunu en fazla daraltan şey, bir yerde esir tutulmakmış. Tutsaklık, bana bunu öğretti.
Tarihte büyük zalimler, insana da ilme de düşman kesilmiş. Yanlışların silgiyle yok edildiği dünyada, hakikati de ırmak sularında boğmak istemişler. Nehirler bazen kana, bazen mürekkebe boyanmış. Yine kan akıyor dereler, okumuş gençlerin mürekkepleriyle karışık...
Boşa mermi harcamayalım diyoruz. Diyoruz da, ya kırıma uğrayan çocuk yaştaki askerler? Makineli tüfeklerin biçtiği medreseliler, tıbbiyeliler, sanat talebeleri? Bu çılgınca hücum, Balkan hezimetini unutmak için miydi? Bir gün harp bitecekse, bize zafer nasip olacaksa memleketin imarını, ihyasını bugünün mekteplileri yapmayacak mı? Nasıl olacak bu iş? Binlerce genç vatan evladı artık yok. Hem öyle bir kayıp ki mektepler, önümüzdeki senelerde mezun dahi veremeyecek. Rahleler, bahçeler, mektep binaları mahzun kalacak. İki gün önceki hücumun akıbetini işitince Dersaadet gözyaşlarına boğulacak.
Kara toprağın bağrında yatan körpe kuzular
Şahsımla ilgili şikâyetim yok. Alıştım her şeye, alışmasam da kabullendim olacakları... Lâkin dayanamadığımız şeyler de oluyor. Daha iki gün önceki taarruzda 2. Tümen'in on bin civarındaki askerinin neredeyse hepsini kaybettik. Binlerce şehit, binlerce yaralı... Bunların da tamamına yakını, daha bir hafta evvel cepheye intikal etmiş gönüllü gençlerdi. İdadilerden, medreselerden, Mekteb-i Sultani'den, Darülfünun'dan gelmiş yeni yetmeler ve bazı muallimler... Sanki "Eli kalem tutan herkes cepheye!" diye bir emir varmış gibi İstanbul'da gece yarılarında sıraya girip gönüllü yazılan ve zafer ümidiyle Çanakkale cephesine koşan körpe kuzular, şimdi kara toprağın bağrındalar. Onlar savaşmayı ne bilir Allah'ım? Bu kadar kısa zamanda tüfek tutmayı öğrenebildiler mi acaba?