Aziz Agustinus tüm samimiyetiyle okurlarını nefsin cilvelerine karşı uyarmış:
“Bu yüzden ya Rab, ben de sana herkesin işiteceği şekilde itirafta bulunuyorum, ama doğruları itiraf edip etmediğimi kanıtlayamam (quibus demonstrare non possum, an vera confitear).”
Bu çaresizliğin nedenini yine bu hak ve hakikat aşkının kendisinden öğreniyoruz:
“Ben kendimin yargıcı değilim beni dinleyenler bunu böyle bile! Benim yargıcım sensin ya Rab. Evet, doğru, hiç kimse insana insanın özelliklerini bilemez, içindeki ruh müstesna (nisi spiritus hominis, qui in ipso est). Ama insanda başka bir şey daha var ki bunu içindeki o ruh bile bilemez.”
İtiraflarının taşıdığı hakikat değerine işaret ederlen kendi yargıcının kendisi olamayacağını, çünkü o hakikat bilgisinden kendisinin bile mahrum olduğunu söylerkenki tavır, Yunus’un deyişiyle, ‘bir ben vardır bende benden içeru’ yorumu, bir tek Hristiyanlığa özgü olmayıp Yunanlı kökleri Epikuros’dan geriye doğru Pythagoras’a kadar uzanır. Helenistik dönemde ise iyice saçaklanarak Cicero, Senaca, Epiktetos, Plutarkhos, Marcus Aurelius, Galenos, Plorinos gibi isimlerin sürdürdüğü felsefi duruş tarafından önceşenir.
En nihayetinde “her bilenin üstünde başka bir bilen vardır” biçiminde Kur’an tarafından dile getirilen kadim ilkede de yankılanarak evrensel bir hakikatin ifadesi olmuştur.