Körlük, tam anlamıyla insanın en derin zaaflarını ve dayanma gücünü keşfettiği bir roman olsa gerek.
Toplumun aniden çökmesiyle başlasa da insan doğasının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Karakterlerin kimliklerini kaybetmeleri, bizi de varoluşun anlamını sorgulamaya itiyor. Diyaloglar, bazen kimin konuştuğu belli olmayan şekilde ilerliyor; bu da karakterlerin kimliklerinin giderek belirsizleşmesine yol açıyor. Anlatımda sürekli bir akış var, parantezler, bağlaçlar ve kesilmeyen cümleler, zaman zaman karışıklık yaratıyor ama bu da aslında okurun “görme” biçimini yansıtıyor, tıpkı körlüğün karmaşasında olduğu gibi. Yazar, dilin yapısını bir araç olarak kullanarak, körlüğün hem fiziksel hem de toplumsal etkilerini derinleştiriyor.