"Birine kalbinizi açıp içinizi döktüğünüzde, giderken sadece kendini götürmüyor, sanki size ait bir sırrı da yanına alıyor. O zaman artık yalnız bile değil, eksik kalıyorsunuz. Sırf gideni değil, dökülüp kırılarak ortalığa saçılmamış eski halinizi de özlüyorsunuz. Acıklı bir seçim bu ama ne zaman birini gerçekten sevseniz, yapmak zorunda kalıyorsunuz. Başkalarına yaklaştıkça kendinizden uzaklaşıyorsunuz."
"Bilmiyorum mesela, madem kayıp değilim, nice yıllardır, tıpkı bu pazar gibi, bir hiçten öbürüne akmakla geçiyor günlerim? Ağır bir ölü toprağının altında, şiirsiz, şarkısız, kimseyi indirip çıkarmaya takati kalmamış basamaklar gibi, alabildiğine sessiz, gıcırtısız. Ben bunu her şeyin olması gerektiği gibi olması sanıyorum belki de. Ben bunu yağmur saçağı, ben bunu sigorta, ben bunu güvence, ben bunu galiba hayat sanıyorum. Sahi, ben bunu hayat mı sanıyorum?"
"Gerçi delirmek için desteğimize ihtiyaç duyduğunu sanmıyorum. Bize gelene kadar bu konudaki gerekli yardımları çoktan almıştır. Ailesi, eşi, dostu ne güne duruyor? İçeride ya da dışarıda, hepimiz ince ipler üstünde yürümeye çalışan cambazlarız sonuçta. Denge denen kaprisli manyağın bozulması hiç de zor değil, ufacık savruluşlara bakıyor. Bir rüzgâr eser, biri adını seslenir ya da minik bir kuşun sevgisini göstermek için omzuna konacağı tutuverir, hoop sallanmaya başlarsın. Dengeyi kaybetmek bu kadar basittir."
"Düşmekten nefret ediyorum. Niye nefret ettiğimi de artık biliyorum. Çünkü öyle ya da böyle, düşmekten başka yol olmadığını anlıyorum. Ama iki seçeneğim var, ya tırmanırken düşeceğim ya da beklerken."