Biliyordu, ablasının ahının kovaladığı bir ömür yaşamıştı. Bir gün yakalanacağını biliyordu. Yakalanmıştı. Bu “ah” onu yakalamıştı. Hemde tam yerinden biricik can yongasından, tek oğlundan, göz bebeğinden yakalamıştı.
Sanki bütün iradesi, benliği ve yönetimi başka birinin eline geçmişti. Başkalarına karşı mücadeleyi pehlivan gibi biliyordu. Her türlüsüne karşı hazırlıklıydı. O, bunu küçücükken öğrenmeye başlamıştı. Ama bu? Bu nasıl bir savaştı? İnsan kendi kendi ile nasıl savaşırdı?
Hayat denilen şey herkesin ömrünce süren bir yürüyüş değil miydi? Madem her yaşanılan sıkıntı, üzüntü, sevinç, acı, heyecan, mutluluk bu yürüyüş sırasında karşılarına çıkan birer kapıydı, bu kapıdan bazen sabrederek, bazen isyan ederek, bazen ağlayarak, bazen gülerek, bazen anlayarak, bazen de anlamayarak geçiyorduk, madem her geçiş ya kazanç ya da kayıptı, yeni bir sınav kapıdaydı demek. Dilinden kırık bir “Elhamdülillah” döküldü.