Bilincin, beynin fiziksel sınırları içinde üretildiği varsayımı, insanın kendini tanımlamasındaki en temel yanılgıdır. Mevcut bilimsel modeller, açıklayamadığı "paranormal" (önsezi, beden dışı deneyimler) olayları görmezden gelmeyi seçmiştir. Ancak, bilincin yerleşik olmaması (non-local), fiziksel bedeni bir araç konumuna indirger. Bu kavrayış, insanın gerçekliği sadece algılamadığını, aynı zamanda onu şekillendirdiğini, hatta yarattığını ortaya koyar. Bu durumda paranormal kabul edilen deneyimler, anormal değil, bilincin zaman ve mekândan bağımsız hareket edebilme potansiyelinin doğal sonuçlarıdır.
Bilincin bedenden bağımsız varlığını sürdürebilmesi, ölüme bakış açımızı kaçınılmaz olarak değiştirecektir. Ölümün mutlak bir son olduğu kabulü, insan davranışlarını ve inanç sistemlerini şekillendiren en temel korkudur. Bilimin, bilincin devamlılığını kanıtlaması, yok olma korkusunu anlamsızlaştırır. Ölüm, bir son olmaktan çıkıp, bilincin farklı bir forma geçişi haline gelir. Bu durum, yaşam sonrası kavramını dini bir bakış açısından ziyade, bilimsel bir modele dönüştürür.
Bizi biz yapan şeyin fiziksel olmadığı kabul edildiğinde, eski ve yetersiz modeller çökmeye mahkumdur. Bu paradigma değişimi, sadece nereye gittiğimizi değil, temelde ne olduğumuzu sorgulatıyor. Asıl düşündürücü olan soru, bu sarsıcı gerçeği kabul ettiğimizde insanlığın neye dönüşeceğidir.