Ceylan İlgen

Ceylan İlgen
@Elpis
Öğretmen
Selçuk Üniversitesi
Diyarbakır
16 okur puanı
Ağustos 2016 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Kendi kendine çizgiler çekmeyi pek sever insan. Bu çizgiler duracağı yeri bildirir, gideceği mesafeyi ölçer, seveceği şeyi belirler. Tuhaf ki ne tuhaf. Nabokov, "Zorlanan her sınır, kendisini aşan bir şeylerin de habercisidir." derken bu saçmalıktan bahseder. Çizgileri biz çizdiğimize göre, sınır diye bir şey yoktur sevgili okur. Sınırsızca günaydın sizlere. Var olun. Vladimir Nabokov - Yetenek Çevirmen: Sabri Gürses, İletişim Yayınları, s.48-50 Nasıl bir hamle yapacağını bilemeden, beklese mi, birini mi çağırsa, gidip kara pelerinli, birkaç sokağın kilitlerini muhafaza eden gece bekçisini mi arasa, yoksa kendi ziline basıp binayı mı patlatsa bilemeden duran Fyodor Konstantinoviç kaldırımda köşeye kadar ileri geri yürümeye başladı. Sokak sessiz ve bomboştu. Çok yukarıda, çapraz tellerin üzerinde, süt beyazı bir fener asılıydı; onların en yakınındakinin altında, ıslak asfaltın üzerinde saydam bir hale rüzgârdan sağa sola sallanıyordu. Fyodor Konstantinoviç’le hiçbir bağlantısı yokmuş gibi görünen bu sallantı, çınlamalı bir tambur sesiyle ruhun kıyısında bir şeyler sızlatıyordu, bu bir şey orada huzur buluyor ve bu kez o aynı uzak çağrıyla değil, çok yakın bir mırıltıyla “Teşekkürler sana, vatanım…” diyordu ve hemen “uğursuz sıla için teşekkürler…” diye karşı dalga geliyordu. Ve tekrar bir yanıt uçuyordu peşinden: “… sen farkına varmasan…” Var olmayan bir kaldırımda yürürken kendi kendine konuşuyordu; ayaklarını yer bilinci yönetiyordu, ama en önemlisi, aslında biricik önemli şey, Fyodor Konstantinoviç’in artık, birkaç adım ötedeki, sallanan, ikinci dizeye, daha bilinmeyen, ama buna rağmen kesinlikle vaat edilmiş olan armoniyi çözüme ulaştırması gereken dizeye bakıyor olmasıydı. “Teşekkürler sana…” diye başladı yine seslice, yeni bir ivme kazanarak, ama birden
Reklam
Kıymet bilmemek ne fena eylem. Çoğu vakit, incir çekirdeğini doldurmaz insanın insanı kırdığı meseleler. Nasıl diyordu Yûnus Emre, "Bir gönül yapamazsan, yıkıp viran eyleme." Kırmamalı sevgili okur. Bu dünyaya değmiyor işte. Var olun. Meliha Öz - Ar Topuklu Siyah Kadınlar Karabatak Dergisi, Eylül - Ekim 2015 (22. Sayı) Dalgın bakışlarını izlediğim anlardan birinde göz göze geldik. Güya okuduğum kitabı siper etmiştim bakışlarıma. Suçüstü yakalanmamın mahcubiyetini örtbas etme telaşıyla, yanımdaki boş koltuğu işaret ettim kadına. Koltuğu pışpışlayarak, "Neden yerde oturuyorsun, yukarı çıksana," dedim. Belli belirsiz gülümseyerek anlamadığım bir şeyler söyledi, fakat kalkmadı yerden. Esmerdi kadın. Tırnak dipleri esmerdi. Topukları esmerdi. Elini şakağına dayaması, bakışını kaçırması, çocuğunu okşaması, kucağındaki çocuk, çocuğun uykusu esmerdi. O böyle baktıkça aklım takılıyor, gözünü diktiği karanlıkta gördüğü şeyi anlamamı sağlayacak bir şey bulmayı umarak ben de aynı karanlığa uzun uzun bakıyordum. Arada bir dalgınlığından silkelenip kucağında uyuyan çocuğun saçlarını karıştırıyor, o zaman ben de hızla kucağımdaki kitaba çeviriyordum bakışlarımı. Sonra yine, gözlerine herhangi bir mesafe yerleştirmeden bakmaya devam ediyordu karanlığa doğru. Ardından ben de kapının penceresinden görünen karanlığa dikiyordum gözlerimi. Fakat kapıdan sınıra, sınırdan varil bombasına, varil bombasından varil varil petrole, petrolden savaşlara geçip geçip gidiyordu aklım. Ancak çenemin ağrısını hissedince, gittiğim yerlerden gerisin geri dönebiliyordum. Doktorumun, "Dişlerini sıktığını fark ettiğin anda düşündüğün her neyse bırak, başka bir şey düşünmeye çalış. Çok uzun sürmez, dişsiz kalırsın yoksa," dediğini hatırlıyordum. Hatırlıyordum hatırlamasına ama başka bir şey
Yıllar geçer, hayatımıza ne çok insan girer. Ama dost ama sevgili; ama yoldaş ama öylesine biri... Netice? Bazen biriktirilen pek güzel hatıralar, bazen koca bir hiç. Didem Madak, "Bir yığın insan tanıdım, ama hep yalnızdım." derken bu feci hiçliği anlatır. Bu yüzden biriktirin sevgili okur. Dünya dediğin "bu kadar işte." Var olun. Didem Madak - Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım! 'Zenciler prensesi olacağım. Hayat işte asıl o zaman başlayacak.' Pippi Uzunçorap Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum. Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum. Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu. Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum. Bir yağsam pahalıya malolacağım. Ben bir bodrum kat kızıyım bayım Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum Fakat korkuyorum. Birazdan da Kırküç numara ayakkabılarınızla Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız Bu iyi olmaz bayım! 'Gün akşam oldu' diyorum Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara Cam kırıkları yiyorlar Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde Rengarenk yap-boz parçacıkları
Sinema
Bazı kitaplar vardır ki, "çarpa çarpa geceye, ışıl ışıl hikâyeler" bırakır. İşte öyle bir gecede Mahir Ünsal Eriş şöyle der: "Her hayat, birdenbire bambaşka yöne akmasını sağlayacak kırılma anları saklar." Kim bilir bu sabah bizlere neler getirir sevgili okur. Var olun. Mahir Ünsal Eriş - Dünya Bu Kadar İletişim Yayınları, s.8-11 Bir ikindi kahvaltısı yapacaklardı. Güneş gelmedi. Önce, yarası halen taze olan gönül meselesinden şüphelendiler. Sonra sarsaklığına, serseriliğine verdiler. Karakterinden de, yetiştirilişinden de beklenmeyecek sarsaklıkta bir adamdı Güneş. O Cumhuriyet binaları gibi kalıplı, köşeli ve ciddi babanın, evdeki kırlentleri koltukların üstüne astronomik bir geometriyle yerleştirecek kadar düzenine düşkün annenin çocuğu olduğundan şüphe etmemek imkânsızdı. Lisedeyken, hep birlikte Güneşlerde kaldıkları akşamlarda, her şeye, hatta bazıları dış dünyada olmayan bir sürü şeye dikkat etmekten yorgun düşer, erkenden uyuyakalırlardı. Sabah kahvaltısı için en geç sekizi yirmi geçe, eller yüzler yıkanıp saçlar taranmış, yatak döşek toplanmış, gömlek kravat çekilmiş halde masa başında olunması icap ederdi. Tuhaf olanı, bu evde, bunları yapmalarını onlardan, Güneş’in arkadaşlarından, bekleyen yoktu. Öğlene kadar uyusalar, kimse gelip dürtmezdi. Tuvalet terliklerini alışılan düzende bırakmasalar, yemek bitince tabaklarını mutfağa götürmeseler, şöyle üstünkörü sudan geçirmeden evyenin içine ya da tezgâha bırakıverseler kimsenin kulaklarından tutacak hali yoktu. Üstelik, Güneş’in babası, hepsinin liseden hocasıydı ve zaten tabiatı gereği mösyö yaradılışlı bir insan olduğu için her birine “siz” diyor, hal hatır sorarken bile ikinci çoğuldan ayrılmıyordu. Fakat evin, bu edebiyatın ulularından birine ait eşyayı metrukenin sergilendiği müzeleri andıran evin
Siyaset
İnsan, neşenin yerine üzüntüyü seçmeyi pek sever. Yirmi birinci asrın hastalığı budur belki de. Ne tuhaf. Pablo Neruda, "Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim." derken bir şeyler anlatmak istiyordu aslında. Bu sabah, "bir şeyleri" anlayın da sizi mutlu edenlere koşun sevgili okur. Vakit geçiyor. Var olun. Wilhelm Genazino - Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer, Ayrıntı Yayınları, s.15-18 Uzun zaman önce kurulmuş bir avuntu vahası gibi karşılıyor ev beni. Bu vakitte hep klasik müzik konseri yayını yapan radyoyu açıyorum. Gömleğimi ve pantolonumu çıkarıp kanepeye uzanıyorum ve Traudel’in bir Noel’de bana hediye ettiği kaşmir battaniyeyi üstüme örtüyorum. Daimi huzuru bulmuş bir adamın yüz ifadesiyle kanepede yatıp biraz kestirmem Traudel’in hoşuna gidecektir. Traudel’in, sekiz saatlik bir mesaiden ve hemen hemen bir saat süren araba yolculuğundan sonra alışverişle, ev işleri ve akşam yemeğiyle ilgilenecek gücü nereden bulduğu bir muamma benim için. Fakat Traudel’in her şeye el atma dürtüsü o kadar kuvvetli ki, zaman zaman ben de bunun kurbanı oluyorum. Birlikte yaşamaya karar verdiğimizde, Traudel’in eski eşyalarımın hemen hemen hiçbirini ortak evimize koymak istemeyişi bugün bile hâlâ rahatsız eder beni. Ne yaptı etti, yalnızca hurdacıya telefon açmamı değil, yıllarca içinde yaşadığım mobilyalarımın tamamının iki adam tarafından büyük bir kamyona yüklenmesine, sonra da bir atık yakma tesisinde yok edilmesine seyirci kalmamı da başardı. Özellikle de böyle anlarda, mobilyalarımın yok edildiğini anımsadığımda, kek yiyicisi ve manav bakış zincirini icat ettiğime şükrediyorum. Benim için bu bakış zinciri, birinci gerçekliğin ardında benim de dahil olduğum ikinci ve üçüncü bir gerçekliğin olduğuna ve eğer şansım yaver giderse, bir gün bunu mesleğim
Televizyon