Yalom’un okuduğum ilk kitabıydı. Elime aldığımda siyah kapağı, sade tasarımı ve ismiyle bende bir umutsuzluk hissi uyandırmıştı. Sanki ağır bir iç hesaplaşmaya davet ediyordu. Ama sayfaları çevirdikçe, tam tersine bir ferahlık, bir içsel huzur hissetmeye başladım. Her bir öykü, insan ruhunun derinliklerine yapılan kısa ama etkili bir yolculuktu.
Kitap çok akıcı, daha ilk öyküde içtenliğine, açıklığına ve şeffaflığına hayran kaldım. Danışanlarına karşı öyle dürüst ve insani bir duruş sergiliyor ki, terapi odasının duvarları adeta kalkıyor, biz de o sürecin bir parçası oluyoruz. İsterseniz 1-2 günde bitirebilirsiniz. Ama ben her öyküden sonra durup düşündüm. O hikâyeyi içselleştirmeye çalıştım. Çünkü her biri sadece bir danışanın değil, bir insanın iç dünyasına açılan kapıydı. Bu şekilde okuduğumda kitabın lezzeti daha da arttı. Naçizane bir öneri: bu kitabı hızlıca tüketmek yerine sindirerek okumak, çok daha derin bir tat bırakıyor.
Yalom’un edebi dili de beni çok etkiledi. Psikoterapiyi anlatırken bile şiirsel bir anlatımı var. Bu da kitabı sadece mesleki değil, edebi bir deneyime dönüştürüyor. Ama belki de en çok etkileyen şey, Yalom’un öyküler aracılığıyla ölüm, yalnızlık, özgürlük ve hayatın anlamı gibi varoluşsal temaları cesurca ele almasıydı. Her danışanın hikayesinde bu evrensel sorulara dokunuyoruz. Ve fark ediyoruz ki, bu sorular sadece terapi odasında değil, hepimizin içinde yer buluyor.
Bir psikolojik danışman olarak, Yalom’un meslektaşlarına verdiği öneriler benim için çok kıymetliydi. Her öyküde, terapistin duruşuna, yaklaşımına, sınırlarına dair ince detaylar var. Alanda çalışan her terapistin bu kitaptan faydalanabileceğini düşünüyorum. Hem teknik hem insani yönümüzü besleyen bir kaynak.
Kitaba adını veren mısraların sahibi Marcus Aurelius'un