Türk milleti en eski tarihlerinde, meşhur kurultaylarıyla, bu kurultaylarda devlet başkanlannı seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne kadar bağlı olduklannı göstermişlerdir. Son tarih dönemlerinde Türklerin kurduğu devletlerde, başlarına geçen padişahlar, bu yoldan ayrılarak baskıcı (zorba) olmuşlardır.
Bir milletin, pratikte demokrasi ilkesini ilan etmesi o millet çoğunluğunun toplumsal kuvvetinin bir sonucudur. Millet, yeteri derece kuvvetli olunca, kuvvet ve kudreti eline alır. Bu olay bazen ihtilal ile ve bazen de hükümdarla banşçıl bir anlaşma ile ortaya çıkar.
Artık bugün, demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci yüzyıl, birçok baskıcı hükümetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Çarlık Rusyası, Osmanlı Padişahlığı ve Hilafeti, Almanya ve Avusturya - Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarındandır.
Türkler, islam dinini kabul etmeden önce de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin (Farsların) ve ne de diğerlerinin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine etki etmedi. Aksine, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli duygularını, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Hazreti Muhammed'in getirdiği dinin gayesi, bütün milliyetlerin üstünde, tamamını kapsayan bir ümmet siyaseti idi.
Hükümet, vatandaşların vatan toprağından, vatan madenlerinden, vatan ormanlarından, en yüksek düzeyde yararlanmalarını sağlamak için önlemler almak, düzenlemeler yapmakla yükümlüdür.