Emir Baybars

Emir Baybars
@Emir_Baybars
Allah pervasızlardan yanadır...
bilgisayar programcısı
yüksek okul
İstanbul
49 okur puanı
Haziran 2019 tarihinde katıldı
ULYSSES'İN FENOMENOLOJİSİ...
(...) “Ulysses”, 800 küsûr sahifelik bu eser, 16 Haziran 1904’te, İrlanda’nın başşehri Dablin’in muhtelif köşelerinde, sıradan insanların his ve hayâl dünyalarında olup bitenlerin veya olup bitmiş olması mümkün olanların anlatıldığı bir roman. Ve bu roman etrafında ilk akla gelen sualler; söz konusu olup bitenlere veya olup bitmesi mümkün olanlara niçin “Ulysses” ismi verildiğiyle, tarih olarak neden 16 Haziran 1904 gününün seçildiği… James Joyce, bütün hikâyesi bir güne sığan böylesi karmaşık bir eseri ne maksadla kaleme aldığı sorulduğunda, “Edebiyat münekkidlerini 100 sene uğraştırmak için!” cevabını vermiş. Gerçekten, 1922’de Paris’te yayınlandığından kısa bir süre sonra, büyük yankı uyandırmış “Ulysses”. Üzerine, yüzlerce, binlerce cild araştırma ve inceleme yazısı yayınlanmış. 1984’e gelindiğinde, Amerika’da bazıları çıkmış, “Ulysses”in bugüne dek yanlış bilindiğini, çünkü okunaksız bir yazıyla Fransa’da dizgiye verildiğini, dizgicilerin hiçbirinin tek kelime İngilizce bilmediğini ve “gerçek Ulysses”in kendilerinde olduğunu iddia etmişler. Amerikalılar bu türlü sansasyonlara bayılır! Psikolojinin büyüklerinden Carl Gustav Jung da “Ulysses” üzerine bir inceleme yapanlardandır. Jung’a göre, bütün “Ulysses” macerası “hiçlik”te düğümlüdür; basit, sıradan, hiçliğe müncer günlük itiş kakışlar dünyasını ele alır. 16 Haziran 1904’te de hiçbir şey olmamış, “tarihî” denebilecek hiçbir şey yaşanmamıştır. Ama bu hiçlikte bir kutsallık vardır ki, Joyce bunu anlatmak ister. Nitekim “Ulysses” tabirinin eski Yunanca kökeninde de bu mânâyı görürüz: O da, kutsal hiç kimse, kutsal hiçlik demektir… Lâkin Amerikalı Daniel Boorstin, Jung ile aynı kanaatte değildir. __16 Haziran 1904 gününde Joyce’un, Nora Barnakle’a âşık olduğunu söyler. Nora, Joyce’un,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Reklam
SIRF BİR "YELTENİŞ" OLARAK ULYSSES
(...) Ulysses’in Türkçe tercümesi etrafında kopan gürültü esnâsında her şeyden fazla dikkatimizi çeken, Akıncı Yol dergisinin birinci sayısında yer alan kısa bir haber oldu. Bu haberde, Ulysses’in Tilki Günlüğü yanında bir “yelteniş”ten ileri gitmediği belirtiliyordu ki, evet, bizim de bunca lâkırdı sonunda onun hakkında söylemek istediğimiz bundan ibarettir. Belki alelâdeden farklı, belki bir parça sıra dışı bir deneme, ama Tilki Günlüğü ile karşılaştırıldığında “sırf bir yelteniş”… Joyce’un, 20’nci yüzyılın başında ortaya koyduğu “yenilikçi roman” telâkkisi ile alışılmış roman kalıblarının dışına çıktığı söylenir. Bilindiği gibi, roman sahasında kavga, Rus romanıyla Garb romanı arasındadır. Daha doğrusu, Garb romanının Balzac’la örnekleşen “İnsanlık Komedyası” anlayışıyla, Rus romancılarının Puşkin’den sonra geliştirdikleri “Rus Ruhunun Destanları” arasında… Garb romancıları, Garb insanının çeşitli seviyelerde tahlili yoluyla âlemde insanın macerasını yakalamaya çalışırlardı. Rus romancıları ise, evvelâ “Rus ruhu”nu anlamak, onu Rus milletinin idrâkına sunmak şeklindeki terkibçi bir görüşle, hem Garb sanatına mukavemet ederler, hem de âlemde insan macerasını ondan daha canlı bir surette ortaya koymaya muvaffak olurlardı. Neticede, bütün bir Garb romanı, bin bir kemmiyet cünbüşüne rağmen, Rus ruhu karşısında ezilmiş, ne onun kadar “sahici”, ne de onun kadar “insanî” olmayı bilememişti. Bu mücadele arasında, Batı’da Marcel Proust zuhur etti. Garb romanının “yenilikçi akım”ını, diyebiliriz ki, en yeni hâliyle o başlattı. **Proust, İslâm tasavvufundan sonra Bergson felsefesinin ortaya koyduğu “iç zaman-süre” anlayışını roman sanatına tatbik edince; tabiî zaman akışı içinde kaybolan ve ölü sayılan fenomenler, insan şuurunda kayıb ve ölü bulunmadıklarından,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II- (MÜTHİŞ TÜRK KİM OLA Kİ?)
Yakında “Spice Girls” adlı İngiliz müzik grubu ülkemize gelecek ve bir konser verecek. Şimdiden yer yerinden oynuyor. Aslında ne müzikleri bizim hoşlandığımız müziklere benziyor, ne fizikleri… Onlara “kaldırım yosmaları” diyecekken, yanlışlıkla “baharat kızları” diyoruz ve onların bize getirecekleri “bahar”ı bekliyoruz. Herhâlde, bir arabeskçi, içinde bulunduğumuz durumu, onlardan daha iyi ifade eder ve acı bir baharat tadı hâlinde şöyle derdi: “Baharı bekleyeeen kumrular gibiii…” Evet, memleketçe içine itildiğimiz durum, bunu andırıyor. “İçine itildiğimiz durum” ve “yanlışlıkla” tabirlerinin çeliştiğinin farkındayız aslında. Ama ne yaparsınız ki, hakikatler bazen düz mantığa sığmıyor. Hakikatlerin bir “mantık” yüzü bulunuyor: Meselâ “Batı’da mezkûr müzik grubunu "güzel" buldukları için, biz de güzel bulmak zorundayız. Onlar öyle diyorsa öyledir.” Ne sorgulama, ne direnç, ne bir şey… Bir milletin “millet” olma haysiyetini elinden alacak her şey… Ama hakikatin tamamı bir mantığın içinde bulunmuyor: “Artık hiçbir şey düşünemez, değerlendiremez, kendi yerine başkasını düşünmeğe ve değerlendirmeğe lâyık görür bu kör gidiş, neden bütünüyle duvara toslamıyor, neden hâlâ büsbütün dağılıp gitmiyor da, yerine başka bir muvazene doğmuyor?” Cevab: Yanlışlıkla… Peki, tabiat bu yanlışlığa daha ne kadar tahammül edecek?.. __Fikirde “homongolos” seviyesidir bu. Ve en basit, en kolay bir hâdise karşısında bile bu hâlde ise, varın siz düşünün, Ulysses gibi girift bir mesele karşısında ne olur? Mütercimin kehaneti tuttu galiba: Reklâmların tesiriyle herkes Ulysses’e hücum etti ama, pek az kimse sonuna kadar okuyabildi. Okuyanların da eser hakkında kafalarında hiçbir fikir kıvılcımı belirmedi. Kitab hakkında ciddî bir değerlendirme görülmedi. Kitabı sonuna kadar
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
ULYSSES ve "TÜRK EDEBİYATI NÂMEVCUTTUR!"
(...) Ulysses tercümesi, Türk edebiyatının içler acısı hâlini ortaya dökmesi bakımından bir ibret vesikası oldu; ve belki de, tercümenin edebiyat muhitimize en büyük faydası bu olmuştur. Bunun neden böyle olduğunu, Büyük Doğu Mimarı’nın Türk edebiyatının nereden gelip nereye gitmekte olduğuna dair tesbit ve teşhisleri içinde bulabilirsiniz… Büyük Doğu Mimarı, Tanzimattan bu yana Türk edebiyatını “Bizde sadece büyük kopistler yetişmiştir” teşhisiyle mânâlandırır ve bu kör gidişin faturasını, 1980 gibi bir tarih itibariyle, şöyle çıkarır: “Cesaretle söyleyelim ki, Türk edebiyatı nâmevcuddur, yoktur!” Artık kim ne adına var sayarsa saysın, ne kadar kendisi varmış gibi davranırsa davransın, söz budur. Şayet o muhteşem Türk musikîsi, bugün “Spice Girls” gibi bir garabete başının üstünde yer gösterici bir derekeye düşmüşse ve Türk edebiyatı bu manzaradan hiç de rahatsız değilse, geriye söyleyecek ne sözü kalır? Haydi, onu da biz cevablandıralım: Türk edebiyatının, Büyük Doğu Mimarı’ndan geriye söyleyecek ne sözü kaldığına, Türk romanının yaşayan en büyük ismi kabul edilen Yaşar Kemal vesilesiyle bir göz atalım: Evet, Yaşar Kemal’in, birçok Batı diline çevrilmiş, Batılı okuyucusuna İnce Memed’i, Binboğalar Efsanesi’ni vesaire öğretmişken, Türk ve dünya edebiyatı bakımından hangi kalitenin adamı olduğunu, gelin, Şiar Yalçın’ın “Yeni Yüzyıl” gazetesindeki açıklamasından görmeye çalışalım: **“Yaşar Kemal’in tüm romanlarında kullandğı kelime sayısı 2.700’dür!” Bu ne anlama gelir, biliyor musunuz? En pestpâye bir radyo spikeri ile aynı seviyede konuştuğu anlamına… Edebiyatçıya bakın siz! Gelişim psikolojisi sahasında yapılan araştırmalara göre, 5 yaşında bir çocuğun kelime hazinesi, vasatî 2.000 kelime almaktadır… Nasıl, inanılır gibi mi? Akıl alır gibi
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
TÜRK'ÜN MESELELERİNİ, BATILI TEKNİKLERLE ELE ALAN...
(...) Şimdi size, falancanın, Türk romanının en büyük ismi olduğunu söylerlerse, biliniz ki o, Batı’da revaç bulan roman telâkkilerinden birinin, ekseriyâ en ucuzunun, en parlak kopyacılarından biri olmak dışında bir şey değildir. Hani mektebte çocuklara kızarlar, kopya çekiyorlar diye… Mektebi bırakın, hayatın her sahasında bu böyledir. “Batı ne diyorsa doğrudur” mantığı ve onun en ucuz taraflarını kopya cingözlüğü… Geçenlerde, Türk romanının bir diğer parlak(!) ismi Orhan Pamuk hakkında bir Amerikan dergisinin yazdıkları, dikkat edin, bu görüşümüzü nasıl da doğruluyor: “Türk’ün meselelerini Batılı tekniklerle ele alan romancı!” Aman Allah’ım, ne büyük iş!.. Ne kadar göz yaşartıcı!.. Neticede Batı bakışının, Batı hassasiyetinin bir kopyası olduğu için, Batılı bir şarkiyatçıdan, onların da üçüncü sınıf kopyacılığından ileri gidemeyen Türk edebiyatçıları!.. Asıl bu yüzden “Türk edebiyatı nâmevcud” ya… Bu yüzden, “bizde ancak büyük kopistler yetişir” ya… Hâlbuki, bize lâzım olan onun tam tersi: "Batı’nın meselelerini bile Türk hassasiyetiyle, Türk’ün ruh kökünde bulduğu Türk’ün roman tekniğiyle ele alacak romancı!.. Nerede o?.. O neredeyse, Türk romanı da orada!.. Belki Kaf dağında, belki dipsiz bir kuyuda, belki de Anadolu’nun ücrâ bir köşesindeki kuş uçmaz kervan geçmez Selçuklu harabeleri arasında… Fakat illâki “piyasada” değil…
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
Reklam