a

Akademya Yazıları

2 üye · 70 yeni gönderi
Takip
ه – ﻫ HE HARFİ ÜZERİNE...
(...) He (ه – ﻫ) harfi, Kusto Lûgatinde “sıfır” ve “boşluk” kavramlarıyla müşterek bir hizâda anılır. Hindçe’deki “sunya” kelimesinin felsefî mânâsından çok daha geniş vasıfları barındırır, “sıfır”
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996, Halil Naşid imzasıyla), Tasavvuf Yoluna Dair Deneme
Akademya Yazıları
DİL KÛ: GÖNÜL NEREDE?..
(...) “Tilki Günlüğü” bize şu sırrı da fısıldar: “Sin iki kişi demektir”… Bu söz, aklımıza ilk olarak “Sin” harfini getirir. Sin harfinin ebced değeri 60’tır ve 60 da, Kusto Lûgatine göre, “iki ışık” ve “iki âşık”tır… Sin, İbranice’de 21’inci harf olup, sembolü “tilki”dir. İbranice’de bu harf, Arabça’daki “He” harfini andırır şekilde “iki yüzlü”dür. Yahudi ahlâkında bu durum, kendi ikiyüzlülüğünü, kendi münafıklığını kendi sırtında taşıyan bir mânâya işaret olsa gerektir. Nitekim Yahudiler, ikiyüzlülüğün, başka türlü görünüp başka türlü olmanın tarihî timsâlleri olmuşlardır. Bu mânânın bir başka köşesinde de, Mevlânâ Hazretleri’nin, tilki satan bir Türkmen’e teveccüh ve tebessümleri vardır. Türkmen, sattığı tilkiden bahisle “dilgu, dilgu” diye bağırıyordu. Bunu duyunca Mevlânâ Hazretleri durmuşlar, tebessümle Türkmen’e yönelmişler ve “dil kû, dil nerede, gönül nerede?” şeklinde mukabelede bulunmuşlardı. Dil kû, Farsça’da “gönül nerede?” demekti. Burada hem “gönül”e -ki Şems-i Tebrizî idi-, hem “dil”e -ki henüz emekleme devrinde bir Türkçe idi-, hem de “tilki”ye -ki istikbâle dair bir mânâ idi- işaret vardı.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996, Halil Naşid imzasıyla), Tasavvuf Yoluna Dair Deneme
Akademya Yazıları
CELÂL TECELLİSİNDE NEFSİN PAYI YOKTUR...
(...) Celâl tecellisinde nefsin payı olmaması, nefsin, her ne gaye uğruna olursa olsun, belâdan, ezâdan ve mahrumluktan hoşlanmamasından olsa gerektir. Ama bu yolun sahte serüvencileri de yok değildir. Eski Stoacılar, “cevr ve cefâya tahammül”ün felsefesini geliştirmişlerdi. Yine Hind’de ve başka yerlerde bunun misâlleri vardır. Günümüzde nefsine ezâ ettirmekten hoşlanan “mazoşist” ve başkasına ezâ etmekten hoşlanan “sadist” tiplemeleri ve anlayışları bilinmektedir. Ama bunlar, felsefeli hâliyle de, felsefesiz hâliyle de tasavvufun haricindedir. Çünkü bu türlü nefse ezâ, Şeriatin kabul edebileceği bir şey olmadığından, altından yine nefsin, bir başka sûrette hortlayacağı açıktır.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996, Halil Naşid imzasıyla), Tasavvuf Yoluna Dair Deneme
Akademya Yazıları
APAÇIK BİR SIR!..
Bir sır ki âşikâre / Avcı yenik şikâre, / Yalnız, yalnız sabırda, / Çaresizliğe çare… (*) “Bir sır ki âşikâre-apaçık”… Gizli kapaklı bir sır değil, apaçık bir sır… “İmân kalbte, İslâm açıktadır.” Bu noktada tasavvufun bir tek kelimeye ircâ olunduğunu görürsünüz: “Sabır”… Sabır ise Şeriat mânâsında, “Şeriatta sebat” mânâsındadır. Tasavvuf ile şeriat, gizlilik ile açıklık, aynı şey olur. Zâten Şeriata aykırı düşülen yerde, tasavvuf da yoktur. Şeriatta sebat olmadan kazanılan hâller, tasavvufa dâir olmayıp, hezeyana, dalâlete ve küfre dâir hâller sayılır. “Sır” ancak böyle bir âşikârelik içinde saklanabilir ki, buna tasavvufta “din içinde din saklamak” derler…
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996, Halil Naşid imzasıyla), Tasavvuf Yoluna Dair Deneme
Akademya Yazıları
MÜSLÜMANLAR BU DÜNYANIN GARİBLERİ...
(...) “Celâl” suretinde tecelli diye ise, Allah’ın kuluna, sıkıntı, mihnet ve şiddetle muamelesine derler. Bunda nefsin payı olmadığı söylenir. Bundan dolayı, tasavvufta “Celâl” tecellisinden hoşlanılmış ve sonu saadete varır mânasına, ona “Celâl suretinde Cemâl tecellisi” denilmiştir. Mü'minlerden bu dünyada hastalık, yoksulluk ve çaresizliğin eksik olmayacağına dâir mukaddes ihtar bu hizâda hatırlanmalıdır. Yine Müslümanların bu dünyanın garibleri olduğu söylenmiştir. Fakat dünyadaki bu mihnet ve şiddetin sonunda, âhirette, “Rahîm” ismi gereği, müminlere hoşluk ve ferahlık erişir. Nitekim “Melâmîler-hor ve hakîr görülmüşler”, tasavvufta hususî bir yerde anılmış, onların başının Allah Sevgilisi olduğu söylenmiş ve Ehl-i Beyt de bu mânâdan sayılmıştır.“Kökler”de buna dair şöyle denir: “Hâce Muhammed Masum Hazretleri, "bize Allah’ın cemâl sıfatıyla tecellisinden, celâl sıfatıyla tecellisi daha sevgilidir. Zira ikincisinde nefsin payı yoktur!" buyurdular.” (*)
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996, Halil Naşid imzasıyla), Tasavvuf Yoluna Dair Deneme
Akademya Yazıları