Kimileri için, bize öbür yanağımızı dönmemizi buyuran merhametli bir tanrıya inanmak öfkeyi dizginlemeye yardım edebiliyor. Dini inancın dünya barışı ve huzuruna yaptığı büyük bir katkı bu. Ama malesef kimileri için de din tam tersine öfkelerini kamçılayıp gerekçelendiren bir unsur; özellikle de biri çıkıp tanrılarına dil uzatır ya da tanrılarının isteklerini dikkate almazsa. Yani kural koyan tanrının değeri ona inananların davranışlarına göre şekilleniyor. Düzgün davranıyorlarsa istedikleri şeye inanabilirler.
Ahlak "ilahi buyruklara uymak" değil "çekilen acıları azaltmak" anlamına geliyor. Yani ahlaklı davranmak için bir mite ya da anlatıya inanmanız gerekmez, acıyı derinlemesine idrak etmeniz yeterlidir. Belli bir davranışın kendiniz ya da başkalarına nasıl lüzumsuz yere acı çektirdiğini gerçekten anlarsanız, haliyle bu davranıştan kaçınırsınız.
Dindarlara Tanrı gerçekten var mı diye sorulduğunda, genel olarak kainatın anlaşılamayan gizemlerinden ve insan algısının sınırlarından söz açarlar. "Bilim, Büyük Patlamayı açıklayamıyor." diye haykırırlar. "O halde bu, Tanrı'nın kerameti olmalı." Fakat dindarlar çaktırmadan bir kartı diğeriyle değiştirerek seyircileri kandıran sihirbazlar gibi kozmik gizemin yerine çarçabuk dünyevi kanun koyucuyu geçirir. Kainatın bilinmezlerine "Tanrı" adını verdikten sonra bunu bir şekilde bikini giymeyi ve boşanmayı kınamak için kullanırlar. "Büyük Patlamayı anlamıyoruz, o yüzden de insan içine çıkarken başımızı örtmeli ve eşcinsel evliliklerine izin vermemeliyiz." Bu iki şey arasında herhangi bir mantıksal bağ olmamasının ötesinde esasen çelişkili bir beyan söz konusu. Kainatın gizemleri ne ölçüde anlaşılamazsa, bunlardan sorumlu olan şeyin kadınların nasıl giyineceği ya da insanların cinsel hayatını o kadar umursamaması icap eder.