Zaman zaman, seveceği birini ararken, aradığı vasıfların bir listesini sunan insanlarla karşılaşırsınız: Espri yeteneği, kırk yaşlarında, en az iki metre boyunda vb. Belirtilen vasıflara uyan belli bir kişi ortaya çıkınca: Tam isabet! Gelgelelim, bu aşk olmayacaktır, ya da belki bu tikelden çok bir Form'a, herhangi bir şeye duyulan aşk olacaktır. Bu türden "aşk" tikellikten, daha doğrusu, kişinin kendi tikelliğinden bir kaçıştır. Çünkü burada karşı karşıya olduğumuz şey benlikten nefret ya da benliğin ahlâki aklanmasıdır. Benim yaşadığım sapkınca zevk özel herhangi bir şey değildir; tırmandığım şey Güzellik merdivenidir. Tikel olmaktan ve bir tikel şeyler ağına düşmüş olmaktan bıkmış, ölesiye bıkmışım. Saf idealara kıyasla çok aşağılarda kalan, kurumlara duyulan aşk kişinin sevme kapasitesinin tamamen tükenmişliğini gösterir. Kişi bir şeyler duyabilmek için güzelliğin hep yükselen merdivenine ihtiyaç duyar ve nihayet bu dünyanın güzelliğiyle bağ kuramaz. Tükenmişlik bu iddiaları dile getirir: Artık tikel olanın güzelliğini yaşamaya muktedir olmayan ve onun yerine fantezi ya da tasviri koyan bir dünya yorgunluğudur.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kardeşim (Allah rahmet eylesin), bana Sinan’ın, haberini ilk elden iletmesi emriyle Selahaddin’e (Allah rahmet eylesin) bir elçi yolladığını söylemişti. Selahaddin adamın şeceresini ortaya döktürmüş, bir açığı olmadığına kanaat getirince birkaç kişi dışında tüm maiyetini dışarı çıkarmış ve haberi neyse iletmesini istemiş. Ama elçi; ‘Efendim bana bu mesajı size ancak baş başa kaldığımızda iletmemi emretti’ demiş. Bunun üzerine Selahaddin, odada yalnızca iki Memluk bırakarak herkesi dışarı çıkarmış ve ‘Haberi ver’ demiş. Elçi bir kez daha, ‘Başbaşa kalmazsak olmaz’ yanıtını vermiş. Selahaddin, ‘Bu ikisi yanımdan ayrılmayacak, ister haberini verirsin, ister çekip gidersin’ demiş. Elçi, ‘Niçin diğerleri gibi bu ikisini de dışarı göndermiyorsunuz?’ diye sormuş. Selahaddin, ‘Bunlar benim oğullarım gibiler, benden ayrıları gayrıları yoktur’ yanıtını vermiş. Bunun üzerine elçi, Memluklara dönmüş ve ‘Efendim namına sizlere bu sultanı öldürmenizi emretsem dediğimi yapar mısınız?’ diye sormuş. Yanıtları evet olmuş ve kılıçlarını çekip ‘Emriniz başımız üstüne’ demişler. Sultan Selahaddin (Allah taksiratını affetsin) şaşkınlıktan donakalmış, elçi iki adamını da yanına alıp çekilmiş. Ve o andan itibaren Selahaddin (nur içinde yatsın) onunla barış yapmaya ve dostane ilişkiler geliştirmeye özen göstermiş. Ve en doğrusunu ancak Allah bilir.
“Şeyh’in Haşhaşi fedaisi olarak seçtikleri dışında hiç kimse bu bahçeye alınmıyordu. Bahçenin girişine, tüm dünyaya karşı direnebilecek kadar sağlam bir kale inşa edilmişti ve başka hiçbir yerden buraya giriş yoktu. Sarayında maiyeti altına aldığı, yaşları on iki ila yirmi arasında değişen, asker olmaya iştahlı gençlere tıpkı Hz. Muhammed gibi Cennet hikayeleri anlatıyor ve bu gençler de Şeyh’e Sarazenlerin Hz. Muhammed’e inandığı gibi inanıyorlardı. Sonra da kendilerine iksirinden içirerek derin bir uykuya dalmalarını sağladığı bu gençleri dörderli, altışarlı hatta onlu gruplar halinde bahçeye taşıtıyor, böylece gençler gözlerini açtıklarında kendilerini bu cennet bahçesinde buluyorlardı. Uyanınca kendilerini bir anda buluverdikleri bu göz kamaştırıcı yerin gerçekten de Cennet olduğunu zannediyorlardı. Etraflarını saran kadınlar ve genç kızlar, bu delikanlıların gençliğin ateşiyle yanan kalplerini öyle hoş ediyordu ki burayı bırakıp gitmek akıllarına bile gelmiyordu.”