Örneğin, bir tartışmada haklı çıkmak, özdeşleştiğiniz zihinsel-pozisyonu savunmak gibi görünüşte önemsiz ve "normal" bir gereksinim bile ölüm korkusundan kaynaklanır. Eğer zihinsel bir pozisyonla özdeşleşirseniz ve sonra haksız çıkarsanız, zihne-dayalı benlik duygunuz ciddi bir biçimde yok olma tehdidi hisseder. Böylece, siz ego olarak haksız çıkmayı, yanılıyor olmayı kaldıramazsınız.
Haksız çıkmak ölmektir. Bunun uğruna savaşlar yapılmış ve sayısız ilişki bozulmuştur.
Bir kez zihninizle özdeşleşmeyi bıraktığınızda, haklı yahaksız olmanız benlik duygunuz için hiçbir fark yaratmaz, böylece haklı çıkmak için duyduğunuz o çok zorlayıcı ve derin bir biçimde bilinçsiz gereksinim -ki o bir şiddet biçimidir- artık var olmayacaktır. Siz bu durumda ne hissettiğinizi ya da ne düşündüğünüzü açıkça ve kararlı bir biçimde belirtebilir, ama onunla ilgili olarak saldırgan ya da savunmacı bir tutuma girmezsiniz. O zaman benlik duygunuzu zihninizden değil, içinizdeki daha derin ve gerçek bir yerden almaktasınızdır.
Gerçekte, vermek diye bir şey yoktur çünkü sahip olmak gibi bir şey yoktur. Yaşamımızda biriken zenginliğin bekçileri olabiliriz ama kesinlikle onun sahibi olamayız. Bu yaşamı ellerimiz boş terk edeceğiz.
Değişmesi gereken dünya değil biziz. Aşırı karmaşık olan dünya değil, biziz. İnsancıl, şefkatli bir dünyayı engelleyenler politikacılar, din adamları ya da şirketler değil, biziz.
Dostlukları, evliliği ve aileyi ödün vererek satın alırken, yaptığımız her günkü anlaşma ve şerefsizliklerimizle politikacılar bizleriz. Yaşamı törenselleştirip yaşamımıza eşlik eden kavram ve imajlanı gözden geçirmeyi reddederek birer din adamıyız. Çevreyi kirlettiğimiz, müsrif olduğumuz ve böylece başkalarının yaşamları pahasına kendi yaşamımızda karlı ve güvenli olacağımızı
düşündüğümüz için, karşı çıktığımız o şirketler aslinda bizleriz.
Haydi buna son verelim. Bu şekilde davranmamız gerekmiyor.
Birbirimize bağlılığımızın doğasını anlayarak sorunun ve çözümün bu anlayış içinde çözüldüğünü de fark ederiz.
Artık eylemlerimiz korkusuz, ayrılık olmadan kendiliğinden bir hal alır. Yaşamın içinde, bellekten, sessizliğin derinliklerinden tasarımlanan düşünce olamadan hareket etmeye başlarız. Bu hareket bütündür, ortak olandan gelir ve ona döner. Bu, iletişimdir, ortaklıktır ve topluluktur.
Dünyanın doğasını araştırırken aynı zamanda dünyayı varettiğimizi de keşfederiz. Yani dünyanın içindeymiş gibi görünsek de aslında dünya biziz.
Artık etrafımızda deneyimlediklerimizden mutlak kopma noktaları bulamayız. Hareketimizin dışındaymış gibi görünenleri etkilediğini keşfederiz ve dışımızdaymış gibi görünenlerin de bizi etkilediğini. Kuantum fizikçilerinin nesnelerin ayrılmazlığı ilkesine benzer şekilde ayrık ve farklı imiş gibi görünen dünyamızın elemanlarının hem bizi etkilediğini hem de bizim onları etkilediğimizi keşfederiz.
Bu iletişimin, bu enerjinin ileri ve geri akışı, bu sevgi ifadesinin özünde, hiçbir şeyden ayrı olmadığımızın keşfi yatar. Bu, öykünün sonu değil, gerçekten de
Bu halde dünya zihnimizin kehanetini yerine getirir çünkü dünya bizim zihnimizdir.
Zihin yalnızca bizim bakış açısının farkında olduğumuz ve kendimizi özdeşleştirdiğimiz düşünceler değildir, aynı zamanda kollektif, bilinçsiz, tarihsel ve genetiktir, yani insanlığın şartlanmalarının tümüdür.