Saçımı da üç haftadır yıkamamıştım.
Yedi gece boyunca hiç uyumamıştım.
Annem o kadar uzun süre uyanık kalmamın olanaksız olduğunu, farkında olmadan mutlaka uyuduğumu söylüyordu, ama uyuduysam da gözlerim faltaşı gibi açık uyumuş olmalıydım, çünkü yatağımın başucundaki saatin saniyesinin, yelkovanının ve akrebinin çizdiği yeşil, fosforlu daireleri ve yarım daireleri yedi gece boyunca bir tek saniyeyi, bir tek dakikayı, bir tek saati kaçırmadan izlemiştim.
Fotoğrafımın çekilmesini istemiyordum, çünkü ağlayacaktım. Neden ağlayacağımı bilmiyordum ama birisi bana bir şey söylerse ya da çok yakından bakarsa gözlerimden yaşların, boğazımdan hıçkırıkların boşanacağını ve bir hafta boyunca ağlayacağımı biliyordum. Gözyaşlarının içimde kabarıp dolu ve dengesiz bir bardağın içindeki su gibi çalkalandığını hissedebiliyordum.
Gökyüzünün doruğunda beyaz, kayıtsız bir güneş parlıyordu. Kendimi bu güneşte, bir melek kadar ince ve uçucu bir hale gelene dek bir bıçak gibi bilemek istedim.