İlk İslam filozoflarından biri olan El-Kindi, “Hüzünleri Giderme Sanatı” adlı kısa bir risale kaleme alır. Sözlerine bir tanımla başlar: Hüzün, sevdiğimiz şeyleri kaybetmekten ya da istediğimizi elde edememekten doğan bir acıdır.
Risaledeki temel düşüncelerden biri şudur: Sahip olduğumuz her şey aslında bir emanettir; hiçbir şey gerçekten bizim değildir. Mülkün gerçek sahibi olan Allah, bunları bize vermiştir ve dilediği zaman geri alabilir. Bu durumda, bu emanetleri almaya gelen “aracıya” öfke duymanın hiçbir anlamı yoktur. Aksine, emaneti geri vermekten memnun olmalı, hatta şükretmeliyiz; aksi hâlde çocuklar gibi düşüncesiz davranmış oluruz. İnsanlar sık sık “Malımı kaybetmek beni üzmezdi, ama onu düşmanımın alması acı veriyor” derler. El-Kindî ise bunu “çocuksu mazeretler” olarak niteler. Çünkü Allah, emaneti geri almak için dilediği “aracıyı” seçebilir.
Bir emanetin kaybına üzülmek, kötü bir karakterin işareti ve zararlı bir meşguliyettir. İnsanların sahip olduklarının sadece emanetçisi olduğu bu bozulmuş dünyada, geçici şeyler için üzülmek derin bir cehalet biçimidir; çünkü bu, kalıcı olanın—yani ruhun—amacını gölgeler. Eğer biz bedenî acılardan kaçınmak için sert ilaçlara başvuruyor, dağlama, uzuv kesme, oruç gibi zahmetlere katlanıyor ve bunlar için büyük maddi bedeller ödüyorsak, o hâlde aslında fanî ve bozulmaya mahkûm olandan çok, kalıcı olana özen göstermek daha da gerekli değil midir?
El-Kindî’ye göre, kendimizi önce küçük şeylerde eğitmeliyiz; böylece elde edemediklerimiz karşısında sabretmek ve kaybettiklerimiz hakkında sükûnet ve hatta bir tür huzur duymak kolaylaşır.