Özetle 2 “mahalle” söz konusu.
1. Bunlardan ilki Osmanlı’da gözlenen ve içinde caminin, imamın, tekkenin, tarikatların ve esnafın oluşturduğu yapı.
2. Diğeri ise, Cumhuriyet Türkiye’sinde ortaya çıkan okulun, öğrencinin ve öğretmenin bir araya getirdiği yapıdır.
Bence Mardin’in strüktür olarak ifade ettiği yapı, bir nevi habitusa benzer. Diğer bir ifadeyle, bireyler tarafından inşa edilen ve bu inşanın da bireyleri etkilediği bir süreç.
Diğer yandan bu yapıların her biri “iyi, doğru ve güzel” felsefesini temsil eder yahut etmeli. Çünkü Mardin’e göre, ikinci mahalleye tekabül eden Kemalizm, bu felsefeden yoksundur.
Sanırsam baskı işlevi de şundan ileri geliyor; eğer mahalle felsefeden yoksunsa “göz’leme” işlevi devreye giriyor. Yani aslında öze değil de biçime değer verilmeye başlanıyor. Örneğin CHP’li belediyelerin Atatürk büstü yapmasına benziyor. Yahut Bilecik belediye başkanının çağdaş bir temsiliyete dayandığına kanaat getiriliyor. Ya da hadisler üzerinden yapılan mizaha tutuklama getirilmesine. Yahut alkolün buzlanmasına… gibi gibi.
Yazarın temel gayesi “vardiya sistemine dönmüş” demokrasi anlayışının bir sonucu olarak intikam hırsının hem islamcı hem de Kemalist cenahı bir çıkmaza sürüklediğini (siyaset üretmede) ve bu açmazdan doğan demokratik siyaset, toplum ve insan noksanlığının Türkiye’yi yıkıma sürüklediğini göstermektir.
Okuduğum bu eser beni ilk etapta başlığı ile ve daha sonra da telif hakkının Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na ait olduğunu beyan etmesiyle kendine çekti. Biliyorsunuz Cengiz Solakoğlu bahsi geçen vakfın kurucularından…
Diğer yandan Hafiften Bankacılık adlı eser bence iki hususa çağrışım yapıyor. İlki bu kitabın salt teorik bir içeriğe sahip olmadığını; diğeri ise, bir yönüyle de başarısız olarak değerlendirmeye açık bir bankacının anılarını/hikayelerini konu ettiğini izah eder.
İbrahim Betil bence başarılı bir bankacıdır. Lakin o bilerek başarısızlıklar ve aksaklıklar üzerinden bizlere hikayesini ironikleştirmiş. Kitap ilerledikçe yazar bankacılığın siyasal, toplumsal ve serbest piyasaya müdahale edici devlet politikalarının boyutları üzerinden bilhassa sosyolojik saptamalarda bulunuyor. Tüm bunları yaparken aynı zamanda bir döneme bilhassa da Turgut Özal dönemine ışık tutuyor. 80’lerin ve 90’ların piyasa taleplerini; piyasanın siyasetle, bankayla, devletle olan ilişkileri bu dönemin konjonktürü içinde sunuluyor.
Diğer yandan bence komik ama bir o kadar da kıymetli öneme haiz anılar veya iş kapma mücadeleleri de var.
Diğer yandan bankanın yaşadığı sorunları çözmek için dönemin başbakanları veya bakanlarıyla görüşebilmek için Davos zirveleri oldukça kıymetli saptamalar. Nerede nasıl iş bitirilir nerede nasıl iş alınır yer yer trajikomik anlatımlarla yazarın ağzından bizlere sunuluyor. Ve tüm bunlar aslında Türkiye’nin toplumsal yapısında bir yere sahip genel-geçer kabüller veya yasalar olarak iddia edilebilir/tartışılabilir.
Aslında eserin isminden -Düzenin Yabancılaşması- ve bu ismin izahından anlıyoruz ki Osmanlı’da ve Türkiye’de “batılaşma” deneyimleri ve süreçleri eleştiriliyor. Evet aslında bu bir dereceye kadar
Kitap sonlara doğru keyif vermeye başladı. Çünkü hayal kırıklığı içinde okuyordum. Gerçi hâlâ aynı yerdeyim. Neden mi? Bence bu kitap başlığını taşıyamıyor. Yani açıkçası ben daha merkezi bir konumda üniversite meselesinin ele alındığı eleştirel bir analiz bekliyordum. Ama yazarın da dediği gibi eser daha çok “Bilim Teknik”te yayımlanan blog metinlerden derlenmiş. Bu yeni bir basım olduğu için hafiften bir sonlara yeni güncel yayınlar eklenmiş ama onlar da bana aman aman bir şey katmadı. Çünkü ben yazarın pek çok eserini okudum. O yüzden yabancı gelmedi fakat müthiş bir not alma imkanı sundu. Sanırsam daha kaliteli düşünme fırsatı sağladı. Bu açıdan bende yeniden heyecan sağladığı için müteşekkirim.