Osmanlıca diye bir dil yok. Osmanlıca bir "esperanto"dur, yani bir sürü dilin bir araya gelmesiyle yaratılmış yapay bir dildir. Osmanlıcayı layıkıyla okuyup anlayabilmek için Türkçe bilmek lazım, Farsça bilmek lazım, Arapça bilmek lazım. Bu üç dili de bilmek lazım, zira Osmanlıca bu üç dilden sadece kelime almakla kalmamış, buralardan birtakım kuralları da almış. Böyle dil olmaz. Çünkü bu üç dil köylülere öğretilemez, kasabalılara öğretilemez, hatta ve hatta layıkıyla münevvere dahi öğretilemez. Arapça, Farsça gibi dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi kolay değildir. Her ikisinin de çok zengin tarihleri, edebiyatı var.
Şu seviyeye düşmüş bir insanlık düşünelim; aşağı yukarı sekiz milyonluk bir nüfus, sürekli harp kaybederek morali sıfıra inmiş, moralini düzeltmek için de bilmediği bir dinden başka sarılabilecek hiçbir şeyi yok. Bilmediği dini de ona empoze edenler bizim halk tabiriyle "hacı-hoca takımı" dediğimiz, kendileri de cahil olan sözde din adamları. Bunun dışında hiçbir şeyi yok Anadolu'nun. Hiç kimse diyemez ki Anadolu'da ne cevherler vardı da sonra kayboldu. Böyle bir şey yoktu.
Güzel taktik.
"Her şey bizim elimizde, siz ne yapmayı düşünüyorsunuz?"
Fakat onların ne yapmayı düşündüğünü dinlemeden, "Benim aklımda şunlar var," dedi ve anlattı. Yani, bir belirsizliğin tezahür etmesine mani oldu. Burada da diktatörlüğü ortaya çıkar Atatürk'ün. Ama Atatürk'ün diktatörlüğü, dehanın diktatörlüğüdür. "Ben böyle istiyorum," demek yerine, "Efendiler şöyle bir teklif var," dedi, efendiler de kabul etti.
Atatürk kendi toplumunu hasta olarak görüyordu. Haklıydı da, çünkü o dönemlerde, "Bizim halimiz iyi değil," diyen herkes dışarı baktı. "Kendimizi içeriden nasıl düzeltiriz," merakı yoktu.
Efendiler ve Ey Millet,
İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.
En doğru, en hakiki tarikat (yollar), tarikat-ı medeniyettir (uygarlık yollarıdır).
Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.