Hatırlıyorum, çok bilge bir kadın, hep gitmek istediği ülkelere yaptığı uzun bir seyahatte, kendisiyle hiç uyuşmayan başka bir kadınla oda paylaşmak zorunda kaldığından bahsetmişti. İlk başta bunun kaçınılmaz olarak gezisinin tadını kaçıracağını düşünmüştü. Fakat daha sonra, hoşnutsuzluğunun hayatının en ilginç ve zevkli zamanlarından birini mahvetmesine izin verirse, bu seyahatin boşa gideceğini fark etmişti.
Böylece, bu tatsız yol arkadaşını kabul etmeye karar vermiş; kadına arkadaşça ve nazik davranırken, kendini ondan ve onun olumsuz hislerinden uzak tutmuştu. Bu yöntem harikulade bir şekilde işe yaramış ve kadın, bu seyahatten son derece büyük bir keyif almayı başarmıştı.
Sevmediğimiz ve bizimle hiç uyuşmadığını düşündüğümüz bilinçdışı unsurlar için de durum aynıdır. Sinirimizi bozmalarına izin verirsek, hayat yolculuğumuzun tadı kaçar. Onları oldukları gibi kabul edebilir ve dostça davranabilirsek, aslında o kadar da kötü olmadıklarını görür ve en azından düşmanlıklarından kurtulmuş oluruz.
Bilinçdışıyla yüzleşmede karşılaştığımız ilk figür genellikle kişisel gölgedir. Kişisel gölge, esas itibarıyla kendi içimizde reddettiklerimizden meydana geldiği için, genellikle o kadının yol arkadaşı kadar bizimle uyumsuzdur.
Bilinçdışına düşmanlaşırsak, bu uyumsuzluk giderek daha da dayanılmaz hale gelir. Onun olduğu gibi olma hakkını idrak ederek arkadaşça bir tavır takındığımızda ise, bilinçdışı dikkate değer bir şekilde değişir.