Eoe

Eoe
@Erdiklierdo
Her birimiz hem yıkıcı hem de yaratıcı olma potansiyeline sahibiz. İçimizdeki karanlık düşmanları kabul etmek esasen bir itiraf eylemidir; psikolojik anlamda bir değişimin başlangıcıdır. Kendimize dair hiçbir şey, biz kabul etmeden ve gerçekliğini itiraf etmeden değişemez. Gölge çalışması, kendimizi bir bütün hâline getirmenin başlangıç aşamasıdır. Ancak bütünlük hakkında bu kadar çok konuşmamıza rağmen hiçbirimiz –en azından bilinçli olarak– bütünü gerçekten kapsayamayız. Her an her şeyin farkında olamayız. Parçalı olma hâli, bilme şeklimizin tabiatından gelir.
Sayfa 478
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İlk sorular, gölgenin yaşadığı bölgeyi tanımlamaya başlar; burası, onun bizim bir parçamız olduğunu ve karşı tarafa geçtiğimizde dönüştüğümüz yönümüz olduğunu kabul ettiğimiz alandır. Gölge, bizim öteki yüzümüzdür. Şimdi düşünün: • Başkalarında size en az benzediğini düşündüğünüz özellikler nelerdir? • Nefret hissettiğiniz bir zamanı hatırlayın. Sizden de nefret eden biri olmuş olabilir mi? • En inatçı önyargılarınız neler? • Kendinizi en az hangi gruba ait hissedersiniz? • Sizi tiksindiren, rencide eden, korkutan, öfkelendiren ya da küçümsediğiniz insanlar kimler? Öyle ki, onların yerinde olmayı hayal bile edemezsiniz. • Hangi koşullarda yaşamaya devam edemeyecek kadar aşağılanmış hissedersiniz? • Kendi içinizdeki hangi dehşetle yüzleşmek sizin için en zordur?
Sayfa 473
O hâlde gölgeyle nasıl buluşuruz? Tam anlamıyla yabancı ve farklı gördüğümüz, tiksindiğimiz, küçümsediğimiz ya da inkâr ettiğimiz yanlarımız olduğunu kabul ederek… Ve ne kadar korkunç olurlarsa olsunlar, bu parçaların yine de bize ait olduğunu fark ederek… Benliğimizde hem yabancı hem de tanıdık bir parça bulunduğunu kabul etmek, psişenin en büyük gizemlerinden birine adım atmak demektir. Bu kabul edişin kendisi, gölgeye ifşa olması için sunulan bir barış teklifine dönüşür.
Sayfa 472
Hatırlıyorum, çok bilge bir kadın, hep gitmek istediği ülkelere yaptığı uzun bir seyahatte, kendisiyle hiç uyuşmayan başka bir kadınla oda paylaşmak zorunda kaldığından bahsetmişti. İlk başta bunun kaçınılmaz olarak gezisinin tadını kaçıracağını düşünmüştü. Fakat daha sonra, hoşnutsuzluğunun hayatının en ilginç ve zevkli zamanlarından birini mahvetmesine izin verirse, bu seyahatin boşa gideceğini fark etmişti. Böylece, bu tatsız yol arkadaşını kabul etmeye karar vermiş; kadına arkadaşça ve nazik davranırken, kendini ondan ve onun olumsuz hislerinden uzak tutmuştu. Bu yöntem harikulade bir şekilde işe yaramış ve kadın, bu seyahatten son derece büyük bir keyif almayı başarmıştı. Sevmediğimiz ve bizimle hiç uyuşmadığını düşündüğümüz bilinçdışı unsurlar için de durum aynıdır. Sinirimizi bozmalarına izin verirsek, hayat yolculuğumuzun tadı kaçar. Onları oldukları gibi kabul edebilir ve dostça davranabilirsek, aslında o kadar da kötü olmadıklarını görür ve en azından düşmanlıklarından kurtulmuş oluruz. Bilinçdışıyla yüzleşmede karşılaştığımız ilk figür genellikle kişisel gölgedir. Kişisel gölge, esas itibarıyla kendi içimizde reddettiklerimizden meydana geldiği için, genellikle o kadının yol arkadaşı kadar bizimle uyumsuzdur. Bilinçdışına düşmanlaşırsak, bu uyumsuzluk giderek daha da dayanılmaz hale gelir. Onun olduğu gibi olma hakkını idrak ederek arkadaşça bir tavır takındığımızda ise, bilinçdışı dikkate değer bir şekilde değişir.
Sayfa 466
İÇ SES Kendimizle yaptığımız olumsuz konuşma, Robert Firestone’un “iç ses” olarak adlandırdığı iç diyalogdur. Bu ses başkaları tarafından farklı şekillerde de tanımlanmıştır. Eric Berne ondan, kasetlere benzeyen ve ebeveynlerle alakalı bir dizi kayıt olarak bahseder. Normal bir insanın kafasında bu kasetlerin 25.000 saat uzunlukta olduğunu tahmin edenler vardır. Fritz Perls ve Gestalt Okulu bu sesleri “içselleştirilmiş ebeveyn sesleri” olarak adlandırır. Aaron Beck ise onlara “otomatik düşünceler” der. Nasıl adlandırırsanız adlandırın, hepimizin kafasında bazı sesler vardır. Utanç temelli insanlardaki başlıca sesler, baskın “olumsuz yargılama” ve “kendini değersizleştirme” sesleridir. Bu ses, utanç temelli bir kişiye sevilmeyen, değersiz ve kötü bir insan olduğunu söyler. Onun “kötü çocuk” imajını destekler. Bilinç düzeyinde bu ses bir düşünce olarak deneyimlenebilir. Çoğu zaman ise kısmen ya da tamamen bilinçdışıdır. Çoğumuz onun normal faaliyetinin farkında olmayız. Ancak utanç uyandıran ve stres yaratan bazı teşhir durumlarında onun farkına varırız. Örneğin bir hata yaptıktan sonra kişi kendine, “Aptal, budala” veya “İşte yine aynı şeyi yaptım. Ahmağın tekiyim,” diyebilir. Önemli bir iş görüşmesinden önce bu ses, “Böyle bir işin sorumluluğunu üstlenebileceğini nasıl düşünürsün? Ayrıca çok gerginsin. Ne kadar gergin olduğunu anlayacaklar,” gibi düşüncelerle size eziyet edebilir.
Sayfa 460