Hayatın tuaf yöntemleri vardı, aşk gibi, acı gibi, hepsi sırası geleni uyandırmak içindi. Ama uyanmanın şartları vardı. Uyanıldığında harekete geçiren, dönüştüren şartlardı. Kendi karanlığımızda kaybolmak, aydınlığa dönüşmenin şartıydı.
İnsandan da, yaşanmışlıklardan da, dünyada var olan her olgudan da daha güçlü bir şey vardı, gözlerini kapatıp aslolanı hatırladı Ali.
Bir yaratıcı vardı, evrenleri yaratan, bu ağaca can veren ve etrafındaki herşeye anlam yükleyen. İnsan hatırladığı sürece o anlamın bir parçasıydı, hissettiklerinde kaybolmamalı ve asla neyin parçası olduğunu unutmamalıydı! Anlamsızlaşmamalıydı. Anlam asla diğerlerine bağlı olamazdı. Hep vardı...fark edilmeyi beklediği yerde hep pusudaydı.
Tekamülüne hizmet için doğduğunu, etrafındaki her şeyin sadece ruhunu Yaradan'ın anlayışına yaklaştırabilmek için var edildiğini unutmuş ve istemeye kurban olmuştu, sahip olma duygusunda kaybolmuştu. Kimseye ait olamayacak şeylerin sahipliği için ruhlarını satan yüzlercesinin ibretiyle doluydu tarih, görmek isteyene; anlamanı sağlamak için yaratılmıştı hayat..
İşte sanat bu yüzden var. Kişiyi yola çıkarmak için. İnsana varoluşun ilhamını yükleyip insanın kendi potansiyelini keşfeden bir organizmaya dönüşmesinde yardımcı olmak için. Sanat canınızı kurtarmaz ama kesinlikle varoluşunuzu kurtarır, sizi yaşarken ölmekten kurtarır! Çünkü insan takipçi değil, keşifçi olarak tasarlanmış bir organizmadır.
Peki nasıl yapar bunu sanat? Nasıl kendi potansiyelini keşfettirir insana? Ilhamla! İlhamla dokunduğunuz her insan, içinde bulunduğu takipçilikten sıyrılıp olduğu kişiye dönüşmek için çabaya geçer. Ve işte asıl doğum o çabada başlar! İçindeki kaşifle tanışır birey. Ve keşifçiliğini fark eden biri asla bir başkasına kuyruk olmaz. Karakterin doğumu, o karakter büyüdükçe, geliştikçe niye var olduğunun cevabını verir kişiye...