Abdülhamit devrinde ittihatçıların İstanbul’dan firarlarına kadar zavallı Türklüğü kemiren cehalet, hıyanet, sirkat, rüşvet, ihtilas ve emsali hadsiz hesapsız fenalıkları işitmişsinizdir. Nüfuz azasını elde edenler idaredeki liyakatsizlikleri nispetinde çalıp çırpmakta cesur idiler. Konaklar, yalılar, köşkler, apartmanlar, çiftlikler, iratlar, Avrupa bankalarında milyonlar… Millet düştükçe bu zamane kodamanları semiriyordu çünkü insafsızca emdikleri şey, onun kanı ve kemiği içindeki iliği idi. Bıraktıkları vatana bakınız… Bir yığın harabe. Bu müthiş göçüşün mesulleri kimlerdir? O iktidarsız adamların fena idareleri, göz önündeki sirkatleri,
korku afyonu ile uyuşulmuş bir millet içindeki mesuliyetsiz kaidelerin en kötüleri, karışını burnunun üzerine dikerek cemiyete karşı
“nah sana guguk” istihzası ile yapılanlarıdır. Tabiatın birçok fenalıklarına mukabil bir iyiliği vardır. Bıçak kemiğe dayanınca bir aksüla-
melyaratır. Yalçın kaya şeklinde gösterilen bina balçıktan temeli üzerinden devrilir, tuzla buz olur. Bu sahte şaheserin mimarları çil
yavruları gibi derhâl hududu aşarlar. Bu firar, Allah ve kullar nazarında cinayetlerinin ilmen bir itirafı demektir. Abülhamit devrinin sonunda da böyle olmuştu. Banka çeklerini, makbuzlarını çantalarına koydular hemen kaçıştılar. Buradaki iratlar vârislerine kaldı.
Safa-yı hatırla yesinler. Vakti ile servet üzerine servet yığılırken cemiyet susmuştu. Yine de susuyor ve hürmetle. Niçin hürmetle? Onlar zenginliğin sihirli nüfuzu ile celbettikleri ihtiyarlar içinde yaşıyorlar: Sen ve ben birer kopuk hayatı sürüyoruz. Niçin? Niçin? Çünkü bizim babalarımız, umumi servetin oluğu başında bulunup da halka bir iki avuç şey serpiştirdikten sonra tası doldurup kendi küplerine boşaltmamışlar. Hele bugün haddiniz varsa mirasyedilere