Tanrı biliyor ya! Çoğu zaman, bir daha uyanmama isteğiyle, hatta bazen bir daha uyanmama umuduyla yatıyorum yatağıma; sabah gözlerimi açıp da güneşi gördüğümde içerliyorum. Ah, keşke huysuz biri olsaydım da suçu havaya, öbür insanlara ya da başarısız girişimlerime atabilseydim, o zaman bu isteksizliğimin dayanılmaz yükü, yarı yarıya hafiflemiş olurdu. Vay halime! Fazlasıyla hissediyorum ki, bütün suç yalnızca bende - hayır, suç değil bu - bütün mutlulukların kaynağı kendi içimde gizliydi bir zamanlar, şimdi ise bütün kederimin kaynağı gizli içimde, işte o kadar. Bir zamanlar duyumsamaların bolluğuyla yüzen, adım başı bir cennetle karşılaşan, sevgisiyle bütün dünyayı kucaklayabilecek yüreği olan o kişi ben değil miyim artık? Şimdi bu yürek ölü, içinde hiçbir çoşku yükselmiyor artık, gözlerim kurudu ve insanı ferahlatan gözyaşlarıyla artık canlanmayan duyularım, korkuyla alnımın kırışmasına neden oluyor. Çok acı çekiyorum; çünkü yaşamımın biricik çoşkusunu, çevremde bana dünyalar yaratan o kutsal, o can veren gücü yitirdim; o güç yok oldu!
Sabır! Sabır! Daha iyiye gidecek. Aslında, sevgili dostum, sen haklısın. Her gün insanların arasına sürüklenip onların neyle nasıl uğraştıklarını gördüğümden beri, kendi varlığımla daha barışık hale geldim. Yaradılışımız gereği her şeyi kendimizle ve kendimizi de her şeyle kıyasladığımız için, her türlü mutluluk ve kederi, kendi bütünselliğimizi oluşturan nesnelerde buluyoruz, işte bu durumda en tehlikeli şey yalnızlıktır. Doğası gereği yükselmeye mecbur olan, bir de edebiyatın düşsel imgeleriyle beslenen imgesel gücümüz, bizlerin en altta yer aldığı, bizim dışımızdaki herkesin daha kusursuz göründüğü bir varlık dizisini oluşturur. Bu süreç de son derece doğal biçimde meydana gelir. Çoğu kez kendimizde bir eksiklik duyarız ve tam da o eksikliğini duyduğumuz şeye bir başkası sahipmiş gibi gelir bize; o kişiye hem kendi sahip olduklarımızı hem de üstüne üstlük belirli bir ülküsel huzuru atfederiz. Böylece kendi yapıntımız olan bu mutlu kişi tamamlanmış olur.
"Niçin siz insanlar," diye haykırdım, "bir konudan söz etmek için, hemen, bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür demek zorundasınız! Bu ne anlama geliyor? Yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? Eylemi meydana getiren, onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak belirleyebiliyor musunuz? Eğer böyle yapmış olsaydınız yargılarınızı öne sürerken bu kadar aceleci olmazdınız."