"Neşesizliği günah olarak nitelerken sanırım abarttınız," dedi. - "Hiç de değil," diye yanıt verdim. "Eğer günah sözcüğünü, yakınlarımıza zarar vermek olarak anlıyorsak tabii. Birbirimizi mutlu edemememiz yetmiyormuş gibi, yüreğimizin bize zaman zaman bağışladığı sevinci de birbirimizden esirgememiz mi gerekiyor? Efkarlı olduğu halde mutsuzluğunu gizleyebilecek, yakınlarının neşesini yok etmeden onu kendi başına üstlenebilecek kadar kişilik sahibi olan tek bir insan gösterin bana! Bu efkar, daha çok, kendi kişiliksizliğimizle ilgili içsel bir kaygı, kıskançlıkla iç içe, aptalca bir kendini beğenmişliğin kışkırttığı bir aşağılık duygusu değil midir? Mutlu edemediğimiz insanların mutlu olduklarını görüyoruz ve buna dayanamıyoruz."
"Benim de söylemek istediğim işte buydu; neşesizlik tıpkı atalet gibidir, çünkü bir tür atalet durumudur. Doğamız hep neşesizliğe bağlı kalır, ama buna rağmen bir kez kendimizi toparlamak için gereken gücü bulduk mu, işlerimiz kolayca elimizden gelir ve çabalarımızdan gerçek bir zevk duymaya başlarız"
Onun yanında, ruhumun tek bir gücü kullanılmadan kalabilir miydi hiç? Doğayı kapsayan o tılsımlı duygu yüreğimde serpilmiyor muydu onun yanındayken? İlişkimiz, sapkınlığa kadar varan bütün halleriyle hep dâhilik damgasını taşıyan en incelikli duyumsayışların, en keskin ussalllığın dokusunu meydana getirmiyor muydu?