"Daha sonra sık sık düşüneceği bir şey. Biraz erken ya da biraz geç ölmenin bir anlamı olmadığına göre, yaşamanın amacı neydi? Zaten yok olacak kumdan şatolar yapmak neye yarıyordu? Büyük bir mücadele içinde olan insanlar böyle şeyler düşünmüyor, kendilerini hayattaki başarılarına adıyorlardı. Ama insanın temel duygusu buydu."
Müslümanlar gider, bu Ortodoks ayazmalarından testiler dolusu su doldurur ve her türlü dertlerine karşı kullanırlardı. Bu suların kaynadığı havuzlardan birinde, bir tarafı sarı öbür tarafı kahverengi kutsal balıklar yüzerdi. Su dolduran Müslümanlar bu balıkların hikâyesini bilir ama bilmez görünürdü. Oysa hakikat şuydu: Fatih, gemilerini yağlı kazıklar üzerinde tepeden çektirerek Haliç’e girdiği zaman bir Bizans rahibi balık kızartıyormuş. Şehrin Türklerin eline geçtiğini duyan balıklar hop diye tavadan tekrar suya atlamışlar. Bu yüzden bir tarafları kızarmış, bir tarafları çiğ kalmış. İstanbul tekrar Bizanslıların olursa o zaman iki tarafları da aynı renk olacakmış.
"İş geçime, sağlığa, kısmete, hastalığa ölüme geldi mi İstanbullularda din ayrımı falan kalmaz, hepsi birbirinin kutsal alışkanlıklarından medet umardı."