Nathan, dikiş makinesini de yanında getirmişti ve geceler boyunca yan sokaktaki küçücük odasında çalışıyor; paltolara, gömleklere ve pantolonlara, insnaların en değerli şeylerini, hayatlarının hatıralarını gizleyebilecekleri gizli cepler dikiyordu.
O dönemde annem, kendisine bir bahçe hazırladı. Gettonun her yerinde küçük bahçeler görünmeye başlamıştı. Aslında bunlara, 'cesaret bahçeleri' demek gerekirdi çünkü insanların, her şeye rağmen çiçekler, çaresizliğe karşı sebzeler yetiştirdiği yerlerdi.
Getto sokaklarında bazı dükkanlar hâlâ açıktı ve karaborsa canlanmıştı. Paranız varsa hâlâ her şeyi satın alabiliyordunuz. Şekerci dükkanı bile vardı ve bizimle alay eder gibiydi. Birer iskelet kadar cılız dilenciler, fırınların ve manavların önüne çömelmiş, narin kollarını öne uzatıp dilenirken, dükkanların vitrinlerinde bembeyaz ekmekler hatta kekler sergileniyordu. Bize güzelim şehrimize ne olmuştu? İnsanlar gözlerimizin önünde açlıktan ölüyorlardı; yaşayan cesetler duvarlara yaslanmış dururken ya da yere yığılmışken, yanlarından geçenler kaderlerini görmezden geliyorlardı.
Haftalar boyunca, evden mümkün olduğunca az çıktım. Palto ikinci evim, mağaram, sessiz dostum gibiydi. Bu sırada dış dünya giderek daha çaresiz ve düşmanca bir ortama dönşünüyordu.